03 Mayıs 2010

Kokuşmuşluğun Örtüsü

Kokuşmuşluğun örtüsü
Kaynak: http://www.radikal.com.tr/radikal2/kokusmuslugun-ortusu-870456/
Sakatlarla ilgili başarı öykülerinde de, kişi, içine doğduğu sosyo-ekonomik sistemden soyutlanarak çıplak birey olarak ele alınıyor
31/08/2003 (241 defa okundu)
ÇAĞRI DOĞAN (Arşivi)
Hummalı misyoner faaliyetleri ve liberal dinin güçlü propaganda sistemi sayesinde, modern zamanlar tanrısının "yürü ya kulum" dediği, sıfırdan servet yaratmış şahsiyetlerin başarı öykülerini ezber ettik. Şimdi de sıra, bedenleri defolu olduğu halde, nice defosuz insana taş çıkartacak başarılara imza atmış engel tanımaz "engelli"lerin öykülerinde.
Üç yıl kadar önce, başarı için stratejiler başlıklı bir vaaza katılmıştım. Vaiz, yüce görünmez elin, liberal peygamberleri aracılığıyla vahyettiği, bireysel kurtuluş için taktiklerle ilgili ayetleri mealleriyle birlikte anlatıyor, anlattıklarının biz müminler ve mümin adaylarının kafasında iyice pekişmesi için de örnek şahsiyetlerin hayat hikâyelerinden kesitler sunuyordu. Bilirsiniz, yoksulun çenesini yoran, aklını çelen cinsten varsıl hikâyeleri. Kutsal kitaplarda buyruluyordu: "En verimli insan kendine çalışan insandır. İnsanlar yaşadığı hayatı seçer. İnsanlar hak ettiği hayatı yaşar. Her insan yapması gerektiği halde yapmadıkları ve yapmaması gerektiği halde yaptıkları ile kendi kaderini tayin eder. Hayatta ya tozu dumana katarsınız ya da tozu dumanı yutarsınız. İnsanlar ana hatları ile iki ligden birinde oynar: yönetenler ve yönetilenler, mutlular ve mutsuzlar, başarılılar ve başarısızlar..." Yine aynı kitaplara göre, görünmez el, o kadar muntazam ve kusursuz işleyen bir dünya yaratmıştı ki, birey çalışarak, yetmiyorsa gecesini gündüzüne katıp çalışarak görünmez elin sevdiği kullar sınıfına dahil olabilirdi. Eğer olamıyorsa, bunun nedeni toplumsal, siyasi veya ekonomik sistem ya da başkaları değil, bireyin çalışma erdeminden yoksunluğu ya da liberal dinin şartlarına uygun davranmamasıydı.
Son yıllarda, gazete sütunlarını ve TV ekranlarını, "engelli"lerle ilgili başarı öyküleri süslemeye başladı. Bu hikâyelerde, gözleri görmediği halde görme engelini aşıp ülkenin en iyi üniversitelerinden birinden mezun olmayı başarmış, büyük bir holdingde iyi bir pozisyonda çalışan ya da tekerlekli sandalyeye mahkum bir "engelli" olmasına rağmen yaşama sevincini
kaybetmemiş, basketbol bile oynayabilen, üstüne üstlük kendi işini kendisi yapabilen adam/kadınlara başrol veriliyor. Başarı öyküsü olarak tasarlanmış
bu senaryolarda ilk bakışta öykülenen kişiye övgüler yağdırılıyormuş gibi gözükse de, söylenenleri analiz etmeye kalktığımızda övgü niyetiyle yapılanın aslında hakaretten başka bir şey olmadığı görülüyor. Diyelim bir Türk Amerika'ya gitsin ve bir TV programına katılsın. sunucu onun için şöyle desin: "Bu bay/bayan X üniversitesinden doktorluk ünvanını aldı ve Y şirketinde çalışıyor. Ama sıkı durun: bu bay/bayan aynı zamanda bir TÜRK." Bu onun için övgü olur muydu? Sakatlarla ilgili başarı öykülerinde de aslında: "Bu gördüğünüz adam engelli ve hiç bir işe yaramayan, bizim gibi 'sağlam', her şeye kadir insanların yardımı olmaksızın yaşayamaması gereken, çalışma erdeminden yoksun, hayırsever vatandaşların yardımına muhtaç bir adam olması gerektiği halde, her nasılsa aramıza girmeyi başarmış, bizim gibi eğitim almış ve iş dünyasına girmiş biri." deniyor.
Sakat kadar olamadın!
Varlığını sakatların ezici çoğunluğunun emek piyasasının dışında bırakılmış olmasına, eğitim sektöründen faydalanamamasına ve toplumsal yaşamda kendilerine ancak hayır sektörünün can suyu olarak yer bulabilmelerine borçlu olan hikâyelerde, gerçekliğin aktarımından imtina ediliyor. Hikâyenin servis yapıldığı sağlam müşteriye: "Bak adamı görüyor musun? Engelli olmasına rağmen neler yapıyor! Ya sen? Genetik, estetik, etik ve kinetik açılardan kusursuz yaradılışlı olduğun halde, durmadan eğitimde, sağlıkta, istihdamda fırsat eşitliği yok diye dırdır edip duruyorsun. Bre gafil, Bak da ibret al! Şikayet edeceğine çalış, gözün görüyor elin tutuyorken kendini kurtarmanın yolunu bul." Sakat müşterilere de: "Siz hâlâ sakatlar üzerinde toplumsal bir baskı olduğunu, ayrımcı politikalara maruz kaldıklarını mı düşünüyorsunuz? Öyle olsaydı bu gördüğünüz engelli arkadaşınızın bu duruma gelmesi mümkün olabilir miydi hiç? Siz de artık, toplumsal ve ekonomik sistemi bulunduğunuz durumdan sorumlu tutmaktan vazgeçin. Çalışın, daha çok çalışın ve pastadan alacağınız payın tadını çıkarmaya bakın" mesajı veriliyor. Öykümüzün sakat aktörü senaryoda başrol kapmış olmanın ve kimlikdaşlarının birçoğundan ayrıcalıklı bir konumda olmanın/görülmenin sarhoşluğuyla, hayatının başarısızlık olarak algılanabilecek bütün karelerini makaslıyor. Kahramanımız, "kör öğretmen istemezük" deyu imza toplayan velilerin ve beraber olduğu kör adamın başarılarını ballandıra ballandıra anlatan kızına, "Sakat değil mi? Ulema da olsa istemem." diye çıkışan babanın alaylı bakışları eşliğinde, terfi edince sınıf atladığını sanan işçinin sevinciyle "Ben bildiğiniz engellilerden değilim, ben de sizden biriyim" diye çırpınıyor. Öykünün senaristi ise, gizli kalmışı açık etmiş olmanın verdiği gönül rahatlığıyla, arkasında "vah vah!"-"vay be!" gelgitleriyle gözü ıslak, ağzı açık öyküzedeler bırakacak başka senaryolar yazmaya bileniyor.
Sakatlarla ilgili başarı öykülerinde de, diğer başarı hikâyelerinde olduğu gibi, konu edilen kişi, içine doğduğu sosyo-ekonomik sistemden soyutlanarak
çıplak birey olarak ele alınıyor. Sakatlığı yaratan toplumsal ve çevresel koşullar, sakat kimliğine şekil veren ekonomi politikten hiç söz edilmiyor bu başarı hikâyelerinde. Bu hikâyelerin editörleri, sakatı bireysel açıdan tanımlıyor ve sakatlığı bireyin organlarından birindeki bozukluktan dolayı ortaya çıkan fonksiyon sınırlılığına indirgiyor. Dolayısıyla, sakat kişiyi hikâyelerken de, kişinin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik statüyü onun bireysel çabalarıyla ulaştığı bir konum olarak ele alıyor. Çünkü birey, kişiyi cismani, biyolojik bir varlık olarak ele alarak onu dar bir somutluğun içine hapseden bir kavram.
Başka bir dünya?
Oysaki insan ne çıplak bireydir ne de yığının içinde kaybolmuş bir siluet. Bireyi yaratan başka bireyler ve o bireylerin oluşturduğu çevredir. Birey kişiliğini toplumsal ilişkiler içinde bulur. Başka bir deyişle, bireyin kişiliği kendinden menkul değildir. Kişilik ve kimliğini fizyolojik özellikleriyle çevresel özelliklerin sentezi verir. Buradan yola çıkarak, sakatı, organlarından bir ya da birkaçında kalıcı işlev kaybı olan; dinsel ve geleneksel öğretilerle beslenen toplumsal önyargı ve yanlış anlayışlardan, sakatlar dikkate alınmadan tasarlanmış çevresel koşullardan ve rekabetçi, sağlamcı, insanı düzgün ve her daim çalışması gereken bir makine olarak gören hakim ekonomik sistemden dolayı toplumsal yaşam dışına itilmiş kişi olarak tanımlayabiliriz.
Yoksulu, çalışma erdeminden yoksun; kadını, eksik erkek; Kürt'ü, dağlı Türk; sakatı, eksik birey olarak tanımlayan anlayış, toplumun yoksulluğu yaratan ekonomik sisteme; cinsiyetçiliği yaratan erkek egemen kültüre; etnik ayrımcılığı yaratan ırkçı/milliyetçi ideolojiye; sakatlığın kaynağı militarist, sağlamcı, rekabetçi sosyo-ekonomik sisteme karşı mücadelesini kırmak ve statükonun kokuşmuşluğunu örtmek için başarı öykülerini ustalıkla kullanıyor. İzleyicilerden de, verili düzenle uğraşmaması,
"kendi" işlerine bakması isteniyor. Kitlelere, itinayla işlenmiş cafcaflı örtünün üzerinde, o meşhur görünmez el tarafından, kimlerin nasıl ve ne pahasına kazanacağı malum bir kumar olarak tasarlanmış bir yaşam dayatılıyor. Irkçı, milliyetçi, cinsiyetçi, sağ(lam)cı ve bilimum ayrımcı ideolojilerin hükmünün kalmadığı, özgerçekleştirme ve özbelirleme hakları açısından bütün toplumsal öznelerin denkliğine dayalı başka bir dünya mı? Mümkün olsa da, görünmez elin buhar makinesince üretilen sisten dolayı şimdilik ufukta görünmüyor.

Tanrıça Elif'e!

Tanrıça Elif’e!

Çağrı Doğan(

AGOS Gazetesi, Kitap /գիրքը( Ekinde yayımlanmıştır

)

İnsan, geliştirdiği üretim araçlarıyla, bu araçları kullanarak yarattıklarıyla, kendini ve onu çevreleyen zamansal, mekânsal, toplumsal ve doğal alanı yeniden üretir.
Geliştirilen her yeni araç, selefi sayılabilecek araçların yaşamdaki yerini daraltarak, toplumsal yapının zamanla kendine uygun şekilde yeniden düzenlenmesine yol açar. Öyleyse, insan bir bakıma kendi yarattığının kuludur. İnsanların hiyerarşik toplumsal düzendeki yerini de, üretim araçlarıyla olan ilişkileri tayin edegelmiştir. Toplumları, araçların mülkiyet ya da kontrolünü elinde tutanlar yönetmiş, onları kullanma yetisi ya da olanağına sahip olanlar ‘sevilen kul’, kullanamayanlar ise ‘üvey kul’ muamelesi görmüştür.
Bir bilgi, fikir ve duygu üretme, kaydetme ve yayma aracı olarak kullanılagelen yazı ve onun ilki olan ‘yazı tanrıçası Elif’in de, en azından günümüze kadar, körlere ‘üvey kul’ muamelesini reva gördüğünü söyleyebiliriz. Homeros’un kulakları çınlasın;
bilgi, duygu ve düşünce üretme ve yayma aracı olarak tahtta sözün bulunduğu dönemlerde, körler iletişim süreçlerine aktif olarak katılabiliyorlardı. Yazının sahneye çıkması ve matbaanın icadıyla yaygınlaşmasıyla birlikte, körlerin iletişim süreçlerine katılımları da önemli ölçüde sınırlanmaya başlayacaktı. Tanrıça Elif insafa gelip de elçisi Louis Braille’i körlere gönderinceye kadar, söz konusu dışlayıcı durum geçerliliğini koruyacaktı. Braille’in geliştirdiği ve onun adıyla anılacak olan alfabe sistemi, dışlanma sürecini yavaşlatacak, körlerin iletişim süreçlerine yeniden dahil olmasının yolunu açacaktı.

Dokunulabilir yazı: Altı nokta

Louis Braille’in 19. yüzyıl ortalarında geliştirdiği alfabe sisteminde, her bir karakteri, üçerli iki sütundan oluşan altı noktanın çeşitli kombinasyonları temsil ediyordu. Yazının karton üzerinde kabartma noktalar şeklinde oluşturulduğu ve dokunma duyusu yardımıyla okunabildiği bu sisteme dayanılarak geliştirilen tablet, daktilo vb. araçlar ve matbaa sistemleri sayesinde, körler, yazıyla sürdürülen iletişim süreçlerine, başka bir insanın aracılığı olmaksızın katılma şansı buldu.
Ancak sistem yalnızca körlere hitap ediyordu ve onların da çok küçük bir kısmı bu alfabeyi öğrenme olanağı bulabiliyordu. Braille alfabesiyle basılmış kaynaklar, hacim ve ağırlıkları nedeniyle taşınabilir değillerdi. Üllkeden ülkeye değişiklik göstermekle birlikte, genel olarak, mürekkep yazılı kaynakların çok küçük bir kısmı bu sistemde çoğaltılabiliyordu. Ülkeler arasındaki farkı anlatması açısından, örneğin kendi ülkesinde Yaşar Kemal’in eserlerinin braille kopyasına ulaşamayan biri, ABD ya da Birleşik Krallık’taki bir kütüphaneden onun İngilizceye çevrilmiş ve Braille alfabesiyle çoğaltılmış eserlerini temin edebiliyordu. Hâsılı, Braille yazı yoluyla mürekkep baskılı kaynaklara ulaşabilen körlerin ve ulaşılabilen kaynakların sayısı sınırlıydı. Braille yazıya
ek olarak, sesin muhafaza edilmesini mümkün kılan analog kayıt sistemleri de, körlerin mürekkep baskılı kaynaklara ulaşmasını sağlayacak bir kapı daha aralayacaktı.

Konuşan kitap

Körler ve görme yetisine sahip oldukları halde mürekkep yazıyı kullanamayan kişiler (örneğin disleksiya hastaları), kitapların seslendirilip kasetlere kaydedilebilmesiyle birlikte mürekkep baskılı kaynaklara erişim açısından önemli bir olanağa kavuştular.
Kitaplar, genele hizmet veren kütüphanelerde oluşturulan özel birimler ya da yalnızca bu amaçla çalışan ‘özel’ kuruluşlar aracılığıyla, genellikle gönüllü okuyucular tarafından seslendiriliyor ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılıyordu. Bu yolla çoğaltılmış kitaplarda seslendiren kişinin ses tonu, diksiyonu, kayıt kalitesi vb. faktörler okuma deneyimini önemli ölçüde etkiliyor, dinleyen kişinin eserle ilgili algısı büyük ölçüde seslendiren kişi tarafından belirleniyordu. Okuyucunun Braille sistemine kıyasla daha fazla uyarıcıyla karşı karşıya kaldığı ve daha edilgen olduğu bu sistemde, seslendirme işi fazla zaman ve insan kaynağı gerektirdiği için, üretilebilen kaynak sayısı da sınırlıydı.
Kaynakların gerek Braille alfabesiyle, gerekse seslendirme yoluyla alternatif formatlarda üretilmesi için teknik koşullar uygun olsa da, yukarıda sayılan nedenler ve özellikle de çalışmaların ‘hayırseverlik’ anlayışıyla yürütülmesi, körlerin yazılı iletişim süreçlerine tam olarak katılımını sağlayamadı. Buna karşın, her iki format da 19. yy sonlarından günümüze dek, önceki durumda körleri tamamıyla dışarıda bırakan sistemin kısmen de olsa yumuşamasına yol açtı. Öte yandan, 20. yy sonlarına doğru iletişim sahnesindeki yerini alan bilgisayar ve internet, körler için de yeni bir dönemin başladığını haber veriyordu.

E-dünya

Bilgisayar ve internet toplumsal ve dolayısıyla bireysel yaşamdaki yerini genişletirken, körlere yönelik kütüphanecilik hizmeti üreten kuruluşlar da hizmetlerini dijital ortama taşımaya başladılar. Günümüzde, söz konusu kuruluşlar aracılığıyla gönüllü okuyucularca seslendirilen ya da elektronik metin olarak düzenlenen kitaplar, CD ortamında veya internet üzerinden, ihtiyaç sahipleriyle paylaşılabiliyor. Bilgi teknolojileri, körler için alternatif formatlarda kaynak üretimini hızlandırmakla kalmıyor, bu kaynaklara daha fazla ihtiyaç sahibi tarafından ulaşılmasını da mümkün kılıyor.
Türkiye’de de körler için kütüphanecilik hizmeti vermek üzere kurulmuş olan GETEM (www.getem.boun.edu.tr) ve TURGOK, (www.turgok.org), mürekkep baskılı kaynakların elektronik kopyalarını ve kitapların gönüllü okuyucular tarafından seslendirilmiş versiyonlarını, fikir ve sanat eserleriyle ilgili kanunun ek 11. maddesine dayanarak internet üzerinden üyeleriyle paylaşabiliyorlar. Dolayısıyla, yazarların ya da yayınevlerinin, eserlerin elektronik kopyalarını bu kuruluşlarla paylaşarak körlere de ulaşmalarının önünde, kendi iradeleri dışında hiçbir engel yok.
Yeni dönemin körler için sağladığı olanaklar, onlar için üretilen kütüphanecilik hizmetleriyle de sınırlı değil. Bilgisayarlı ortamlardaki yazıyı otomatik olarak konuşmaya dönüştüren uygulamalar (konuşma sentezleyici) ve dijital ortamdaki yazıların Braille alfabesiyle okunmasını sağlayan kabartma ekranlar, bilişim teknolojileriyle ortaya çıkan olanak ve hizmetlerden körlerin de yararlanmasını mümkün kılıyor. Bilgisayarlı ortamda bulunan bir metin, monitör aracılığıyla ‘yazı’, konuşma sentezleyiciler aracılığıyla ‘söz’, kabartma ekranlar aracılığıyla da ‘Braille yazı’ olarak algılanabildiğine göre, tarihte ilk kez aynı zamanda üç duyuya birden hitap edebilen bir iletişim tekniği ortaya çıkmış oluyor.
Dijital ortamda hazırlanmış belge ve yayınların sayısı her geçen gün artarken, internet, milyonlarca yayına ulaşılmasını mümkün kılan zengin bir kütüphane ya da her an güncellenen tek bir kitap hüviyeti kazanıyor. İnternete bağlanabilen cihazların toplumsal ve kişisel yaşamın her anında kullanılabilecek kadar küçülmesi ve yaygınlaşmasıyla birlikte, selefi olan dünyayı baştan aşağı tekrar düzenleyen yeni bir dünya, (e-dünya) kuruluyor.
Sözün özü, dijital ortamda yayımlandığı sürece, gazete, dergi, kitap vb. yayınlara körlerin ulaşmasının önünde artık hiçbir teknik engel yok. Dahası, yayınların dijital ortamda hazırlanması ve internet üzerinden paylaşılmasının önünde de teknik açıdan herhangi bir engel olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla, Tanrıça Elif’in özellikle son 20- 30 yıl içinde daha fazla insanı kucaklayabilmek adına elinden geleni yaptığını ve bir kör olarak ona ithaf ettiğim bu yazıyı fazlasıyla hak ettiğini de söyleyebiliriz. Sanırım geriye, daha eşitlikçi ve ihtiyaç odaklı bir toplumsal düzenin tesisi için, kulları ikna etmek kalıyor...