03 Mayıs 2010

Tanrıça Elif'e!

Tanrıça Elif’e!

Çağrı Doğan(

AGOS Gazetesi, Kitap /գիրքը( Ekinde yayımlanmıştır

)

İnsan, geliştirdiği üretim araçlarıyla, bu araçları kullanarak yarattıklarıyla, kendini ve onu çevreleyen zamansal, mekânsal, toplumsal ve doğal alanı yeniden üretir.
Geliştirilen her yeni araç, selefi sayılabilecek araçların yaşamdaki yerini daraltarak, toplumsal yapının zamanla kendine uygun şekilde yeniden düzenlenmesine yol açar. Öyleyse, insan bir bakıma kendi yarattığının kuludur. İnsanların hiyerarşik toplumsal düzendeki yerini de, üretim araçlarıyla olan ilişkileri tayin edegelmiştir. Toplumları, araçların mülkiyet ya da kontrolünü elinde tutanlar yönetmiş, onları kullanma yetisi ya da olanağına sahip olanlar ‘sevilen kul’, kullanamayanlar ise ‘üvey kul’ muamelesi görmüştür.
Bir bilgi, fikir ve duygu üretme, kaydetme ve yayma aracı olarak kullanılagelen yazı ve onun ilki olan ‘yazı tanrıçası Elif’in de, en azından günümüze kadar, körlere ‘üvey kul’ muamelesini reva gördüğünü söyleyebiliriz. Homeros’un kulakları çınlasın;
bilgi, duygu ve düşünce üretme ve yayma aracı olarak tahtta sözün bulunduğu dönemlerde, körler iletişim süreçlerine aktif olarak katılabiliyorlardı. Yazının sahneye çıkması ve matbaanın icadıyla yaygınlaşmasıyla birlikte, körlerin iletişim süreçlerine katılımları da önemli ölçüde sınırlanmaya başlayacaktı. Tanrıça Elif insafa gelip de elçisi Louis Braille’i körlere gönderinceye kadar, söz konusu dışlayıcı durum geçerliliğini koruyacaktı. Braille’in geliştirdiği ve onun adıyla anılacak olan alfabe sistemi, dışlanma sürecini yavaşlatacak, körlerin iletişim süreçlerine yeniden dahil olmasının yolunu açacaktı.

Dokunulabilir yazı: Altı nokta

Louis Braille’in 19. yüzyıl ortalarında geliştirdiği alfabe sisteminde, her bir karakteri, üçerli iki sütundan oluşan altı noktanın çeşitli kombinasyonları temsil ediyordu. Yazının karton üzerinde kabartma noktalar şeklinde oluşturulduğu ve dokunma duyusu yardımıyla okunabildiği bu sisteme dayanılarak geliştirilen tablet, daktilo vb. araçlar ve matbaa sistemleri sayesinde, körler, yazıyla sürdürülen iletişim süreçlerine, başka bir insanın aracılığı olmaksızın katılma şansı buldu.
Ancak sistem yalnızca körlere hitap ediyordu ve onların da çok küçük bir kısmı bu alfabeyi öğrenme olanağı bulabiliyordu. Braille alfabesiyle basılmış kaynaklar, hacim ve ağırlıkları nedeniyle taşınabilir değillerdi. Üllkeden ülkeye değişiklik göstermekle birlikte, genel olarak, mürekkep yazılı kaynakların çok küçük bir kısmı bu sistemde çoğaltılabiliyordu. Ülkeler arasındaki farkı anlatması açısından, örneğin kendi ülkesinde Yaşar Kemal’in eserlerinin braille kopyasına ulaşamayan biri, ABD ya da Birleşik Krallık’taki bir kütüphaneden onun İngilizceye çevrilmiş ve Braille alfabesiyle çoğaltılmış eserlerini temin edebiliyordu. Hâsılı, Braille yazı yoluyla mürekkep baskılı kaynaklara ulaşabilen körlerin ve ulaşılabilen kaynakların sayısı sınırlıydı. Braille yazıya
ek olarak, sesin muhafaza edilmesini mümkün kılan analog kayıt sistemleri de, körlerin mürekkep baskılı kaynaklara ulaşmasını sağlayacak bir kapı daha aralayacaktı.

Konuşan kitap

Körler ve görme yetisine sahip oldukları halde mürekkep yazıyı kullanamayan kişiler (örneğin disleksiya hastaları), kitapların seslendirilip kasetlere kaydedilebilmesiyle birlikte mürekkep baskılı kaynaklara erişim açısından önemli bir olanağa kavuştular.
Kitaplar, genele hizmet veren kütüphanelerde oluşturulan özel birimler ya da yalnızca bu amaçla çalışan ‘özel’ kuruluşlar aracılığıyla, genellikle gönüllü okuyucular tarafından seslendiriliyor ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılıyordu. Bu yolla çoğaltılmış kitaplarda seslendiren kişinin ses tonu, diksiyonu, kayıt kalitesi vb. faktörler okuma deneyimini önemli ölçüde etkiliyor, dinleyen kişinin eserle ilgili algısı büyük ölçüde seslendiren kişi tarafından belirleniyordu. Okuyucunun Braille sistemine kıyasla daha fazla uyarıcıyla karşı karşıya kaldığı ve daha edilgen olduğu bu sistemde, seslendirme işi fazla zaman ve insan kaynağı gerektirdiği için, üretilebilen kaynak sayısı da sınırlıydı.
Kaynakların gerek Braille alfabesiyle, gerekse seslendirme yoluyla alternatif formatlarda üretilmesi için teknik koşullar uygun olsa da, yukarıda sayılan nedenler ve özellikle de çalışmaların ‘hayırseverlik’ anlayışıyla yürütülmesi, körlerin yazılı iletişim süreçlerine tam olarak katılımını sağlayamadı. Buna karşın, her iki format da 19. yy sonlarından günümüze dek, önceki durumda körleri tamamıyla dışarıda bırakan sistemin kısmen de olsa yumuşamasına yol açtı. Öte yandan, 20. yy sonlarına doğru iletişim sahnesindeki yerini alan bilgisayar ve internet, körler için de yeni bir dönemin başladığını haber veriyordu.

E-dünya

Bilgisayar ve internet toplumsal ve dolayısıyla bireysel yaşamdaki yerini genişletirken, körlere yönelik kütüphanecilik hizmeti üreten kuruluşlar da hizmetlerini dijital ortama taşımaya başladılar. Günümüzde, söz konusu kuruluşlar aracılığıyla gönüllü okuyucularca seslendirilen ya da elektronik metin olarak düzenlenen kitaplar, CD ortamında veya internet üzerinden, ihtiyaç sahipleriyle paylaşılabiliyor. Bilgi teknolojileri, körler için alternatif formatlarda kaynak üretimini hızlandırmakla kalmıyor, bu kaynaklara daha fazla ihtiyaç sahibi tarafından ulaşılmasını da mümkün kılıyor.
Türkiye’de de körler için kütüphanecilik hizmeti vermek üzere kurulmuş olan GETEM (www.getem.boun.edu.tr) ve TURGOK, (www.turgok.org), mürekkep baskılı kaynakların elektronik kopyalarını ve kitapların gönüllü okuyucular tarafından seslendirilmiş versiyonlarını, fikir ve sanat eserleriyle ilgili kanunun ek 11. maddesine dayanarak internet üzerinden üyeleriyle paylaşabiliyorlar. Dolayısıyla, yazarların ya da yayınevlerinin, eserlerin elektronik kopyalarını bu kuruluşlarla paylaşarak körlere de ulaşmalarının önünde, kendi iradeleri dışında hiçbir engel yok.
Yeni dönemin körler için sağladığı olanaklar, onlar için üretilen kütüphanecilik hizmetleriyle de sınırlı değil. Bilgisayarlı ortamlardaki yazıyı otomatik olarak konuşmaya dönüştüren uygulamalar (konuşma sentezleyici) ve dijital ortamdaki yazıların Braille alfabesiyle okunmasını sağlayan kabartma ekranlar, bilişim teknolojileriyle ortaya çıkan olanak ve hizmetlerden körlerin de yararlanmasını mümkün kılıyor. Bilgisayarlı ortamda bulunan bir metin, monitör aracılığıyla ‘yazı’, konuşma sentezleyiciler aracılığıyla ‘söz’, kabartma ekranlar aracılığıyla da ‘Braille yazı’ olarak algılanabildiğine göre, tarihte ilk kez aynı zamanda üç duyuya birden hitap edebilen bir iletişim tekniği ortaya çıkmış oluyor.
Dijital ortamda hazırlanmış belge ve yayınların sayısı her geçen gün artarken, internet, milyonlarca yayına ulaşılmasını mümkün kılan zengin bir kütüphane ya da her an güncellenen tek bir kitap hüviyeti kazanıyor. İnternete bağlanabilen cihazların toplumsal ve kişisel yaşamın her anında kullanılabilecek kadar küçülmesi ve yaygınlaşmasıyla birlikte, selefi olan dünyayı baştan aşağı tekrar düzenleyen yeni bir dünya, (e-dünya) kuruluyor.
Sözün özü, dijital ortamda yayımlandığı sürece, gazete, dergi, kitap vb. yayınlara körlerin ulaşmasının önünde artık hiçbir teknik engel yok. Dahası, yayınların dijital ortamda hazırlanması ve internet üzerinden paylaşılmasının önünde de teknik açıdan herhangi bir engel olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla, Tanrıça Elif’in özellikle son 20- 30 yıl içinde daha fazla insanı kucaklayabilmek adına elinden geleni yaptığını ve bir kör olarak ona ithaf ettiğim bu yazıyı fazlasıyla hak ettiğini de söyleyebiliriz. Sanırım geriye, daha eşitlikçi ve ihtiyaç odaklı bir toplumsal düzenin tesisi için, kulları ikna etmek kalıyor...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder