03 Şubat 2017

SAKATLIK OLGUSUNDA HAYIRSEVERLİK: TARİH; SİL BAŞTAN MI?



SAKATLIK OLGUSUNDA HAYIRSEVERLİK: TARİH; SİL BAŞTAN MI?

GİRİŞ

Mağdule Demircioğlu
Alana dışarıdan bakan bir gözlemci, var olan ilişki ve çelişkiler üzerinden orada neler olup bittiğine dair belli bir düşünceye sahip olabilirken, alanın aktörleri açısından durum oldukça karmaşık ve farklıdır. Kendisini çoğunlukla sakatlık alanının bir parçası olarak gören sakat birey -ki bazı durumlarda bunu kabul bile edememektedir- kendi dışındaki alan ile ilişkilerini doğru tarzda algılayamamaktadır. Alanın içinde bir yerde duruyor olmasına rağmen, kendisini kurguladığı dünyanın merkezine koyan öznelliği içinde, dış dünya ile ve onun gerçekleriyle yüzleşmekten kaçınmaktadır. Yanıtlarını, oluşturduğu durumun içselleştirmesi üzerinden vermekte; öngörü, talep ve beklentilerini, bu kurguladığı dünyanın yanılgıları ve yanılsamaları ekseninde oluşturmaktadır. Bu öznel duruşlarla özdeşleştiği bir düzlemde elde edilen verilerin de gerçeği yansıtmayacağı açıktır. Bu sapmanın sadece sakatlara ilişkin bir durum olduğunu düşünmek de yanlıştır. Sorunun diğer aktörleri de benzer yanılgılara sahiptir. Sakatlık sorunuyla ilgili gibi görünen resmi kurumlar, sendikalar, sivil toplum örgütleri vb. de sakatlık alanını tanımamakta, konuyla ilgili yeterli bilgiye sahip olmamakta, geleneksel ön yargıların yarattığı ortamda, sahip olduklarını düşündükleri bilgi düzeyleriyle yargılarda bulunmakta, ortalama fikirler temelinde kesin görüşler ifade etmektedirler.
Bu çalışma, alanın dışında durmaya çalışan bir gözlemcinin -bu her zaman mümkün olmasa da- zaman fonksiyonunu esas alarak, tarihsel dönemler boyunca, kendi yükseliş ve düşüşleri içinde, birbirinin içinden çıkan, hem kendisini hem de karşıtını üreten bir gerçekliğin, sakatlık olgusunun “hayırseverlik” izleği üzerinden kavranmasını bir deneme çabasıdır. Kapitalizmin kendini yeniden üretme mekanizmasının merkezinde yer alan “herkesin bütün nimetlerden faydalanacağı” savında sözü geçen nimetlerden sakatların payına sadece “hayırseverlik” başka bir deyişle sadaka düşmektedir. Buradan hareketle, tarih boyunca var olan üretim tarzlarının, kutsal metinlerdeki düşünce kalıplarıyla nasıl örtüştüğünü açıklamaya çalışacağız.
Economist’in kapaklarından birinde yer alan 19. yüzyıl kapitalizmin, 20. yüzyıl sosyalizmin yüzyılıydı. 21. yüzyıl ise hayırseverlik yüzyılı olacak[1] (Buğra, 2008: 81) varsayımı; küresel kapitalizmin merkezi “ideoloji” üretim organlarından biri olarak kabul edilen bu derginin, 19. yüzyılın serbest rekabete dayanan ve bu koşullarda gelişen kapitalizmi için doğru kabul edilse bile, 20. yüzyılın “sosyalizmin yüzyılı” olduğu söyleminin en azından sosyalizm pratikleri karşısında sorunlu olarak görülmesi gerekiyor. İçinde bulunduğumuz yüzyılın “hayırseverlik yüzyılı” olacağına dair öngörüyü haklı çıkaracak yeterli verilerin ise daha şimdiden ikna edici ölçüde biriktiği de anlaşılıyor. Zira günümüzü değerlendirmeye yönelik bu söylem bize neoliberal ekonomik uygulamaların emek piyasasının yapısal olarak nasıl dönüşeceğine dair ipuçlarını ve özellikle dezavantajlı gruplar için ne menem sosyal sorumluluk projelerinin işlerlik kazanmasının amaçlandığının da işaretlerini veriyor.
Sakat bireyin ve bir kavram olarak sakatlığın sosyal bir gerçeklik olarak ortaya çıkışı ile birlikte kapitalizmin bu olguyu kavramakta yetersiz kaldığı kabulü, bu temelde oluşan sosyal politikaların da her zaman sakatı güvencesiz bir toplumsal ortamda yaşamaya zorlayacağını göstermektedir. Ayrıca, sakat sadece emek piyasası içinde güvencesiz koşullarda yaşamaz, toplumsal ilişkiler bağlamında da güvencede değildir. Tüm ilişkilerde sakat, doğduğu ya da olduğu andan itibaren, kaygan ve kırılgan bir yaşamın içinde yer almakta; bu okul, aile, üretim süreçleri vb.de de kendini göstermektedir. İşte tam da bu noktada “hayırseverlik ideolojisi” sistem açısından bir ihtiyaca dönüşmektedir. Bu gerçeğin bilgisine sahip olanlar, giderek daha da geliştirilecek olan bu ideolojik yaklaşıma destek olmak üzere kullanılacak terminolojiye ise uzun zamandır zaten sahip bulunuyorlar. Yine 20. Yüzyılın sosyalizan sosyal refah devleti uygulamaları ile sosyal ahlakçı küçük burjuva nezaketi onlara bu imkânı sunuyor.

Sakatlığın Kavramsallaştırılması

Bilim insanları arasında çokça tartışılan bu terimler (engelli-özürlü), toplumsal ilişkilerde ve ön yargıların oluşturduğu tutum ve davranışlarda, duruma göre alternatif anlamlar yüklendiği için, gerçeği karşılamamaktadır. Dilimizde, herkesin bildiği ve anlayabildiği “sakat” terimi, gerçeği tamı tamına karşılayan, eksik, bir yeri çalışmayan vb. anlamlara gelen bir terimdir. Zaten kuramsal sakatlık tanımları noksanlık üzerinedir ve tüm tanımlar sosyal Darvinizme gönderme yapmaktadır.
Sakat sözcüğünü kullanmaktan kaçınmanın örtülü bir başka nedeni ise sakatların toplumumuzda neredeyse insan onuru ile çelişen bir sosyal konumda bulunmalarıdır. Ancak sakatları inciteceği kaygısıyla sakat sözcüğü yerine yeni sözcüklerin kullanılmış olmasıyla, sakatların toplumsal rol ve statülerine yüklenilmiş olan olumsuzluklar giderilemez. Çünkü ne kadar kırıcı olmayacağını düşündüğümüz sözcükleri seçerek kullansak da toplumsal yaşam içinde sakatlar yeteri ve gereğince yer alamıyorlarsa, zaman içinde kullandığımız bu sözcüklerin anlamlarına da olumsuzluklar yüklenecektir (Altan, 1999: 32).
“Sakat” kavramını karşılamak üzere sonradan dilimize kazandırılan “özürlü” ve “engelli” terimleri sakatın toplumda kabul gören anlamına ulaşmamızı da engellemektedir. Sözcükler arasında anlam ilişkisinin bulunmaması farklı çağrışımların gündeme gelmesine yol açmakta; sakat, noksanlık olarak anlamlandırılırken “özür(lü)” ise ilk anlamı olan “affetme” ifadesiyle açıklanmaktadır. Anlam kayması sonucu “özürlülük”, herhangi bir olayın mazur görülmesini de kapsadığından, bu noksanlığın ima ettiği kabahatin affedilmesi talebini de içerir. Kimin af talebinde bulunduğu ve bu talebi kimin karşılayacağı belli değildir. “Engel”in birincil anlamı “musallat olmak” olarak verilip, “engelli”nin başa bela olan, “özürlü”nün ise affa ihtiyacı bulunan kimse olarak açıklanması ile “sakat” sözcüğünün çağrıştırdığı anlamlardan sakat kişi kurtulmuş olmamaktadır. Bu durum daha büyük kavram kargaşalarına yol açmaktadır. Aslında, “özürlü” ve “engelli” terimleri sakatlığın anlamını yumuşatmak için kullanılan ifadeler olduğundan (neye ya da kime bela ya da neyin affedilmesi gerektiği soruları, zaten bu sorulara karşılık bulmak için de sorulmadığından) her iki terim de gerçek anlamlarının uzağında literatürde kullanılmaktadır.
Tarihsel ve toplumsal tecrübenin derinliklerinden çıkıp gelen ve olgu ne ise onu ifade eden bir terminoloji yerine, ideolojinin icrası anlamında kasten yanılsamalara yol açan, gerçeği olduğu yerde değil de ihtiyaca göre olması gereken yerde gösteren bu yaklaşım Lewis Caroll’un şu sözlerinden el almışa benziyor:  Ben bir sözcük kullandığımda ... sözcüğün anlamı ben ne istersem o olur, ne fazlası ne azı.” (2002: 68). Caroll’un yukarda alıntılanan ifadesinin açık vurgusu, sözcüklerin toplumsal ilişkilerdeki gerçekliğinden kopartılmasıdır. Toplumsal gerçeklik anlamında karşılıklarını bulamayan sözcüklerin, evrende başıboş dolaşırken, yaşamın en önemli gerçeklerinden biri olan sakatlık olgusunun ikame sözcüklerle eğretilenmesi, gerçeğin algılanmasında güçlükler yaratmaktadır.
Kapitalizmin tarihi içinde sakata yönelen ve soy ayrımcılığından sosyal ötekileştirmeye kadar geniş bir çerçeve içersinde yer alan tutumların bilimsel kılıflar altında yasallaştırıldığını ve bu yolla toplumsal bir meşruiyete kavuşturulmaya çalışıldığını da unutmamak gerekir.  Bu yaklaşımların en önemlilerinden biri de “öjenizm” çalışmalarıdır. Öjenizm çalışmalarının ortaya çıktığı 20. yüzyılın başlarında hayırseverlik yaklaşımı, toplumun hayrına olanın sakata karşı soy ıslahı olarak algılanmakta olması idi. O dönemde sağlık ve hastalık üzerine sosyolojik söylem genel olarak bir sakatlık tanımı içermiyordu. ‘Körlük’, ‘zekâ geriliği’ ya da ‘parapleji’[2] gibi sakatlık koşulları muhakkak sakatlıklara sebep olmayacak öteki koşullarla bir araya getirilirdi. Sakatlığa sebep olan bu koşullara çoğunlukla fiziksel görünüşü ya da işlevsel yetersizlikleri çok basite indirgeyen bir yaklaşımla açıklayan kaba terimlerle işaret ediliyordu. ‘Topal’, ‘mongol’, ‘cüce’, ‘tahta bacaklı’ ve ‘çarpık’ akademik dilde bir bakıma sıradan şeylerdi” (Donoghue, 2003: 200).
Ayrıca sistemin biyopolitik olarak ötekileştirme politikalarını beden üzerine nüfus edilmesini sağlayan aygıtlar olarak düşünürsek, kusursuz bir biçimde yaygınlaştırılarak uygulanan öjenizmin toplumda kabulü için arka planda sakatlar üzerindeki sosyal denetimin de yoğunlaşarak ortaya çıkması gerekir. Burada ironik olan durum ise, “engelli” terimiyle adlandırılan sakatların sözcüğün gerçek anlamıyla sosyal denetim uygulamaları altında engellenerek, ülke içinde ve dışında hareket edemez bir duruma getirilmiş olmaları gerçeğidir. Bu sosyal denetim politikalarının kurumsallaştırılması ile tıp disiplini bir hastanın (sakatın) bütün yaşamını her açıdan kontrol etme olanağına sahip olmuştur. Bu nedenle medikal profesyoneller bütün yurttaşların davranışlarını yargılamak ve düzenlemek konusunda neredeyse sınırsız bir güçle hareket etmiş ve soy geliştirme alanında çalışma yapanlar ise bu güce dayanarak “medikal zayıflıkla” ilgili çalışmalarını sürdürme fırsatına kavuşmuşlardır. Bu sosyal denetim, tıp disiplini aracılığıyla yapılmış olup literatürdeki sakatlık tanımı, medikal tanımın içeriği doğrultusunda işlevsellik kazanmıştır.
“Medikal tanım”, 1800’lü yılların ortalarında tıp ve rehabilitasyon alanlarındaki gelişmelerle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu tanıma göre sakatlığı yaşamın tüm alanlarında etkisi olan patolojik bir vaka ön kabulüyle ele almak gerekmektedir.  Sakatlığa ait bu tıbbi yaklaşım, sakatlığı sürekliliği olan biyolojik bir hastalık olarak görür ve her zaman iyileşebilen ve normal olan kimselerle sakatı kıyasladığında onu daha az yetisi olan kimse olarak tanımlar. Bu bağlamda sakatlar, yalnızca tanısı konulmuş hastalıklarıyla değil normal yaşamlarındaki fonksiyonlarına engel oluşturan koşulların derecesiyle de ifade edilir.
Medikal tanım aracılığıyla, güçlü sosyal kontrol mekanizmaları ile sadece sakatın değil aynı zamanda bütün toplumun çıkarlarına da böylece hizmet edilmiş olduğu varsayılır. Buna göre tarihsel süreçlere baktığımızda sistem dışı gruplar, özellikle sakatlar, bir suçlu gibi görülüp kapalı ve özel mekânlara hapsedilmiştir.  Başka bir deyişle, kapitalist üretim biçiminde tarihsel olarak disiplin ve kontrol mekanizmaları daima birlikte var olmuşlardır.  İşte bu nedenle farklılıkları ayrıştıran “ötekileştirme” ve farklılıkları belirsizleştiren “dâhil etme” politikalarının aralarında net bir ayrım yapmak güçtür. Bu politikalar tarihsel süreç içinde eklemlenerek amaç birliğine ulaşmış, ancak yine de farklı biçimler altında görünürlük kazanmış olsalar bile nitelemeyi, tasnif etmeyi, cezalandırmayı gerektiren olguları içinde barındırır.
Disiplini ve korumayı sağlayan kurumların meşruluğunu savunan sosyal politikalar ise, korunmaya muhtaç gruplar olarak adlandırdığı bireyleri (çocuklar, sakatlar, yaşlılar vs.) kontrol-disiplin, rehabilitasyon yöntemlerine başvurarak tedavi merkezli bir yaklaşımla denetim altına almayı öngörmektedir. Sözü edilen toplum kesimlerini bu tarzda denetime alma yaklaşımının iktisadi, sosyal, hukuksal vb. alanlarda tartışılması bir yana, konunun ahlaki boyutunun da göz önüne alınması gerekir. Bu durumu sakatlıkla ilişkilendirdiğimizde, dâhil etme ve normalleştirme birbirini tamamlayan kavramsallaştırmalar olduğu ve bunun aynı zamanda uygulamaların hedefi haline getirilmiş olan kesimlerin “ötekileştirilmesi” tehlikesini içerdiğini de görmek gerekir.
20. yüzyılda oluşturulan sosyal politikalar, disiplin ve kontrol mekanizmaları aracılığıyla sosyal Darvinizm’i güncelleştirerek sakat bireylerin hayatta kalma ihtiyacını hayırseverlik üzerine oturtmasına neden olmuştur.  Buna karşı çıkan sakat hareketleri ise, hak arayışlarıyla sakatlık olgusunu yeniden tanımlama gayreti içine girmişlerdir. Sakat hareketinin en büyük tartışma alanı “medikal-tıbbi” ve “sosyal tanım”ın işaret ettiği sakatlık olgusudur ve diyebiliriz ki, sakat hareketleri mücadele alanlarını sakat insanın “bedeni” üzerinde yaratmıştır. “Sosyal tanım” ile “medikal tanım” arasındaki en önemli ayrım; impairment (sakatlık) ile disability (engellilik) kavramlarına yükledikleri farklı anlamlardır. “Sosyal tanım” kuramcılarına göre sakatlık (impairment) kişinin biyolojik ve kişiye özgü bir yanına işaret ederken, “engellilik” (disability) ise sosyal bir yaratı olarak tarif edilmektedir. Bu ayrım üzerinden “sosyal tanım” kuramcıları, sakatlık tanımı yaparak modellerini geliştirip temellendirmiş ve buna uygun olarak da politik mücadele alanlarını oluşturmuşlardır. “Sosyal tanım” sakatlık çalışmaları yapan araştırmacıların; ayrımcılık, kapitalizm ve sakatlık arasındaki ilişki ve topluma dâhil olma gibi konulara yoğunlaşmalarına yol açmıştır. Birçok sakatlık kuramcısı özellikle Tom Shakespeare sakatlanma ile “engellilik” arasında bir ilişkinin varlığından yola çıkarak sakatlanmanın bazen sosyal düzenlemelerce gerçekleştiğini ifade ederek; “daha yakından bakıldığında, biyolojik/bireysel sakatlanma ve sosyal yapısal engellilik arasındaki ayrım kavramsal ve ampirik açıdan gerçekleştirilmesi oldukça zor bir ayrımdır” demektedir (2006: 33).
Yine aynı biçimde, bütün dönemler boyunca sakatlar için kullanılan kavramlar bazı değişim ve dönüşümlere uğramış olsalar bile esas itibariyle aynı türden kapsam, içerik ve algılamalara sahip oldukları görülmektedir. “Kapitalizm sömürdüğü insanların toplumsal kimlikleriyle ilgilenmez. Aslında kapitalizm olumlu bir şekilde insanları işgücü pazarına katma ve türlü kimlikten soyutlanmış, birbirinin yerine kullanılabilir emek birimleri haline getirme çabası içinde bu tür cinsel ya da ırkçı eşitsizlikleri azaltma eğilimindedir” (Wood, 2008: 307). Ellen Meiksins Wood’un bu düşüncesi doğrultusunda, kadını ve çocuğu iş gücüne katan işveren, emek piyasasının ihtiyaçları doğrultusunda sakatı ise iş gücüne çok az katma gereksinimi duyar;  iş gücü piyasasındaki düşük düzeyli işler, yüksek oranlı işsizlik, kötü çalışma koşulları ve işte ilerleme fırsatlarından yoksunluk, kentin kendileri için uygun olmayan mekânlarında (erişebilirlik) yaşama, yetersiz eğitim almaları gibi sakatların yaşamlarında var olan ayrımcı politikalar ırkçı bir yapılanmanın varlığını göstermektedir. Sakatı ırk ayrımına uğrayan kişiyle özdeş görmek, onun sömürülen konumuna işaret ettiği gibi, aynı zamanda da, onu politik ve ideolojik olarak toplumdaki çözümlenememiş olumsuzlukların kaynağı olarak da göstermek anlamına gelir. “Piyasa yalnızca iktisadi değil aynı zamanda ahlaki bir kuvvetti; aylak ve yetersiz olanları cezalandıran, girişken ve çalışkan olanları ödüllendiren bir kuvvet” (Clarke, 2008: 93).
Bütün tarihsel dönemlerde yapılan iyileştirmeler ve düzenlemeler, sakatların,  dini alanın kişi ve kurumlarının (kilise, cami, papaz ve imam) egemenliğine terk edilmeleri gerçeğini değiştirmeye yetmemiştir. Toplumun en alt yoksul kesimlerini oluşturan sakatlar, günümüzde bile, dilencilik mesleğinin doğal mensupları olarak görülmektedir.

Tarihsel Dönemlerden Kapitalizme Toplu Bir Bakış

Sakatlık olgusu tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarında işlenmiş suçların kefareti olarak algılandığından, sakat da ‘lanetlenmiş birey’ olarak tanımlanmaktadır. Kutsal kitapların, sözü geçen bu yaklaşımı birbirlerinden devralarak etkiledikleri bütün toplumlarda, bu önyargıyı genel geçer bir değer yargısı konumuna yükselttikleri görülmektedir. Bunun doğal sonucu olarak da toplumsal ilişkilerde sakatlığın korku nesnesi olarak kabulüyle birlikte saklanıp koruma altına alınması anlayışını getirmiştir.
15. yüzyıla kadar olan dönemde sakatlara yardım edilmesi dinsel bir görev olarak kabullenilip, bu alan, işlenen günahlardan dolayı ölümden sonra Tanrının insanlara vereceği cezalardan kurtulmanın yolu olarak istismara açılmış ve hayırseverlik işlerinden lonca[3] gibi ekonomik amaçlı kurumların yanı sıra aile ve akrabalık ilişkileri, mahalle–köy–cemaat dayanışmaları ve kiliseler gibi dini içeriğe sahip kurumlar sorumlu tutulmuştur. Bu ise, özellikle sadaka adı altında yapılan bağışların sakatlara verilmesini, dilenciliğin kurumsallaşmasını sağlamıştır ve böylece sakatlar “doğal dilenciler” olarak toplumsal yaşamda kendileri için açılan yere konumlanmışlardır. Tarihsel dönemlerde hem batıda hem de doğuda dilencilikle ilgili çıkarılan fermanlarda sağlam kimselerin dilenmesini yasaklayan hükümler yer almış ise de, bu metinlerde sakatlarla ilgili hükümler bulunmamaktadır. Bunun nedeni ise, Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı’da da sakatların dilenmesinin son derece doğal karşılanması ve “çalışamaz” kabul edilmeleridir. Sakatların “yardım alan ve bağış yapan” arasındaki itaat ilişkisini biçimlendiren “hayırseverlik” işlevine sahip kurumların moral değerleri aynı içeriğe sahip sosyal politikaları daha da derinleştirerek uygulayan ulus devletlerin ortaya çıkışıyla toplumsal bir yaygınlık kazanmıştır.
Batı Avrupa’da 15. ve 16. yüzyıllarda ortaya çıkmaya başlayan sakatlarla ilgili kurum, kural ve gelenekler, Osmanlı’da kapitalizme eklemlenmenin karmaşası içerisinde, ancak 19. yüzyılın ortalarından başlayarak toplumsal ve hukuksal yaşamda yer almaya başlamıştır. Toplumsal yardımlaşma geleneği Osmanlı’da mülk sayılan bir malı elden çıkararak ondan sağlanacak yararları sonsuza kadar belli bir amaç için kullanılması şartıyla oluşturulmuş vakıflar aracılığıyla sürdürülmüştür.[4] Günümüzdeki hayırseverlik mekanizmasının parçaları olan STK’ların şekillenmesinde Osmanlıdaki vakıfların, özel kaynaklarla kamu kaynaklarının, devlet desteğiyle bireysel hayırseverliğin birbirine kaynaşmasına dayanan işleyiş biçimlerinin belkemiğini oluşturmaktadır.
Merkantilizm ve sanayileşmenin başlangıç sürecinde feodal döneme ait kurumların etkinliğinin azalması nedeniyle, sakatlar kiliselerden devlet kurumlarına doğru bir geçiş sürecinde bakım altına alınmışlardır.  Sakatların parasal ve ayni yardımlarla korunması yerine tedavisi, işe alıştırılması, çalıştırılması yoluyla korunması düşüncesinin ilk filizlendiği yüzyıl yine 16. yüzyıldır. Öte yandan gelişen sanayileşmeyle birlikte 1551 yılından itibaren İngiltere’de sakatların “iş evleri” adı verilen yerlerde çalışmalarını öngören yasalar çıkarılarak bu dönemin özelliklerine uygun olan toprağın çitlenmesiyle birlikte köylerden kentlere yığınlar halinde gelen köylüler arasında bulunan sakatlarla ilgili sorunların çözümü için de sosyal politikalar geliştirilmiş olup çalışamayan sakatların düşkünler evinde barınmaları zorunlu hale getirilmiş ve “sakat”ın görünmez kılınarak bir yere kapatılması uygulamalarının yaygınlaşması sağlanmıştır. 1601 tarihli “Fakir ve Düşkünler Yasası” ise, yalnız İngiltere’de değil Avrupa’da da sakatların devletçe tedavi altına alınması ve korunması konusuna yeni yaklaşımlar getirmiştir. Bu yasa, fakirleri, çalışabilir-çalışamaz, yoksullar ve korunmaya muhtaç çocuklar olarak üç bölüme ayırır ve sakatlar “çalışamaz fakirler” olarak tanımlanır.
Dünyanın her yerinde 18. yüzyıla kadar kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak ortaya çıkan sefaleti ve yoksulluk-sakatlık arasındaki ilişkiyi yasalar boyutuyla ortadan kaldırmaya çalışan sosyal politikaların geçersizliğini Karl Polanyi (2007: 156) şu sözleriyle özetlemektedir:
Yoksullar evinde zorla çalıştırılma sınaması yeniden uygulanmaya konuldu, ama yeni bir anlamda.  Artık, kendi rızasıyla, bilinçli olarak dehşet verici bir duruma getirilmiş bir barınağa sığınmayı seçecek kadar muhtaç olup olmadığına karar verme hakkı başvuruyu yapana bırakılmıştı. Buraya düşmek damgalanmaktı, orada yaşam psikolojik ve moral bir işkenceydi.
Çalışmaya kutsallık atfedilen 18. yüzyılda, yeni sınıfların ortaya çıkması ve toplumsal ilişkilerde özellikle ücretli emeğin daha da önem kazanmasıyla birlikte, piyasa koşullarında zaten mevcut olan eşitsizliği daha da derinleştirmiş böylece yeni bir toplumsal yapının ortaya çıkması ve farklılıkların türdeş hale gelmesi yani, siyaseten ulusal devletlerin tarih sahnesinde belirmesi kapitalist gelişme sürecinde yeni bir döneme girildiğinin habercisi olmuştur. Bu dönem, kapitalizmin serbest rekabet koşullarında alabildiğine geliştiği üretici güçleri harekete geçirerek pazar için yapılan üretimi sistem çapında etkin hale getirip toplumsal ilişkilerin de yeniden örgütlenmesinin yolunu açmıştır. Bütün bir 19. yüzyıl boyunca zaman zaman üretim anarşisinden kaynaklanan tıkanmalara yol açsa da üretim güçlerini kitlesel üretime yönelten bir özelliğe de sahip olmuştur.
Kitlesel üretimi geliştirmeye çalışan insan merkezli 20. yüzyıl döneminde teknolojideki gelişmeler yine kaçınılmaz olarak önce üretim güçlerini değiştirmiş ve bu değişikliğe bağlı olarak üretim ilişkilerini dönüştürmüştür. I. Dünya Savaşı sonrasında, sermayenin organik bileşimini en yüksek noktaya çıkarmak amacıyla öngörülen ve uygulamaya geçilen yöntem Fordizm ve Taylorizmdir. Sermaye birikim süreci içinde kapitalizmin kendini yeniden üretebilmesinin bütün bileşenlerinin bir ortak bileşkesi olarak Taylorist üretimde işin örgütlenmesi, teknik tutarlılık ilkeleri temelinde ve politik gücü temsil eden devletin müdahalesi sayesinde mümkün olabilmiştir. Karşıt sınıf çıkarlarının dengesi üzerinde kendisine yer bulan bu yöntem, aynı zamanda da bir kitlesel ekonomik demokrasi anlayışında vücut bulmaktadır.
Bu nedenle de sistemin kendini yeniden üretebilmesi için talep arttırıcı politikalara ihtiyaç duymasıyla toplumun dezavantajlı kesimlerinin de üretim sürecine katılabilmesinin yollarını araştırmak ve bunu sağlamak, her alanda tanımlanmaya çalışılan üretim sürecini işleyebilmesi için gerekli olan yöntemlerin uygulanmasını gündeme getirmiştir. Bu dönemin özeliklerini kendi kitlesel üretim anlayışında örnekleyen Henry Ford’un temsil ettiği ekonomik demokrasi yaklaşımı aynı zamanda arz ettiği önem itibariyle özel olarak ele almayı gerektirmektedir. Alıntılardan da anlaşılacağı üzere talep eksikliği nedeniyle tam istihdamı hedefleyen Ford’un sakatları da üretim sürecine dâhil etmek için gösterdiği karakteristik çabaların önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Ford, My Life and Work adlı otobiyografisinde sakatlarla ilgili bilgilere yer vermiş; sakatların hangi ortamlarda ve hangi iş kollarında daha verimli olacağına dair bilimsel yöntemlerle yaptığı iş analizlerini açıklamıştır. Taylorizm’in ilkelerinden yola çıkarak işin işleyiş yöntemlerini tariflere bağlamış, işin ne şekilde ve hangi hızda yapılacağını göstererek sistemini kurmuştur. Kitlesel üretim üstüne yapmış olduğu analizde “standart dışı işçi” tanımını ortaya koyarken, sistemin sakat işçileri çalıştırmadığını ama kendisinin sakat işçileri de çalıştırdığını söylemiş; “…Geriye kalan 3595 iş ise zayıf güçsüz adamlar tarafından yapılabilecek işlerdi ve aslında bunların çoğu kadınlar ve büyükçe çocuklar tarafından verimli bir şekilde yapılabilirdi” (2005: 56) derken günümüzdeki anlamda iyi bir işletme olmanın gereğini sosyal sorumluluk anlayışında arayıp ürünlerine ve işletme imajına daha fazla değer katmak için başvurduğu bu uygulamayla yeni bir yönetim ve pazarlama stratejisi oluşturmuştur. Sistemin işlerliği için Ford, hayırseverlik amaçları ile işletme strateji ve uygulamalarını birleştirerek zamanla daha da geliştirilecek olan günümüzdeki filantropi[5] -hayırseverlik anlayışının öncülerinden biri olmuştur. “İşin bu biçimde örgütlenmesi yaklaşımını, yalnızca bir kitle üretimi sistemi olarak değil daha çok bütünsel bir yaşam tarzı gibi ele almak daha doğrudur” (Harvey, 2006: 158).
Ford (2005: 55), kapitalist üretim tarzının toplumun genel çıkarlarını koruması gerektiğini şu sözleriyle savunur:
Daha önceki bölümde belirttiğim gibi, iş başvurusu yapan hiç kimse fiziksel durumu yüzünden geri çevrilmemiştir. Bu anlayış 12 ocak 1914 de uygulanmaya başlandığında (...) bu durum daha da ileri götürülerek kimsenin fiziksel durumu yüzünden işten atılmaması kuralını getirdi ve bu kural bulaşıcı hastalıklar dışında her koşulda geçerlidir. Benim görüşüme göre eğer bir kurum görevini tam anlamıyla (layıkıyla) yerine getirecekse, gündelik sosyal yaşamdaki kesiti aynı oranda bünyesinde barındırmalıdır (...) Toplumda çok yaygın bir kanı olarak, iş göremez durumda olanların toplum için bir yük oluşturduğu ve sadaka-yardımla desteklenmeleri gerektiği yargısı vardır. Benim de bu fikre katıldığım durumlar olmuştur ama bunlar gerçekten çok nadirdir, örneğin geri zekalılarda bunu kabul edebiliriz (...) Körler ve diğer sakatlar görevlendirildikleri özel konumlarda çalışmaya elverişli bir kişi kadar iş yapıp onun kadar ücret kazanabilirler. Biz sakatlarla çalışmayı tercih etmeyiz ama yine de onların da tam ücret alabileceklerini herkese gösterdik.
Yine kapitalist sistemin sakatlarla ilgili sosyal politikalarını Ford’un söyleminden yola çıkarak çözümlemeye çalıştığımızda; toplumun kapitalist örgütlenmesinin ve bu amaca uygun kontrolünün temel niteliği, meta üretiminin yaygın hale getirilmesi ve sermayenin toplumun geri kalanının yaşamını bu amaca uygun olarak denetime almasıdır.
Ford, piyasa koşullarının etik bir içeriğe sahip olamayacağını ve piyasanın ancak işleyiş koşullarının rasyonel yaklaşımlar sonucunda çalışacağını belirtir. Ford’un sakatları çalıştırmasını, işletme imajının toplum tarafından oluşabilecek olumsuz algılamaları ortadan kaldırmaya yönelik olduğunu ve “ortak iyi”ye ulaşmada bir araç olduğunu söyleyebiliriz: “Bu dünyada sadaka vermenin çok nadir bir fırsat olduğuna inanırım ve bu da bağış yapmaktır.  Büyük çoğunlukla iş ve hayırseverlik birbirine bağdaştırılamaz”.
Sadece sakat olduğu için birisini işe almak dolayısıyla ona daha az ücret ödemek ve düşük verime razı olmak, yapmaya çalıştığımız işin ruhuna aykırı olurdu. Bu sistemin bu insanlara direk yardımı olurdu ama kuşkusuz en iyi yardım şekli olmazdı. En iyi yardım şekli sakatları çalışmaya elverişli elemanlarla eşitlikçi bir üretime katmaktır.  Bu dünyada sadaka vermenin çok nadir bir fırsat olduğuna inanırım ve bu da bağış yapmaktır.  Büyük çoğunlukla iş ve hayırseverlik birbirine bağdaştırılamaz; fabrikanın görevi üretim yapmaktır ve fabrika azami üretimi yapamıyorsa topluma doğru hizmet edemiyor demektir.......Geriye kalan 3595 iş ise zayıf güçsüz adamlar tarafından yapılabilecek işlerdi ve aslında bunların çoğu kadınlar ve büyükçe çocuklar tarafından verimli bir şekilde yapılabilirdi. Bu hafif işler kendi içinde kaç tanesinin tam maharet gerektirdiğini keşfedebilmek için tekrar sınıflandırıldı (...) Bununla beraber emin olduğum başka bir şey de, eğer bütün iş alanlarını verimli olarak paylaştırabilseydik, fiziksel yetersizliği olanlar iş bulmakta ve normal birinin aldığı ücreti almakta olacaklardı (2005: 56).
Ford, işgücüne katılan sakatların, “başarılı” kabul edildiklerinde bu kabulün hem bir kıyaslama alanı hem de farklılaşma mekânı olarak görülebileceğini ayrıca gelecekte izlenecek kuralların da nasıl olacağına ilişkin düşüncelerini şu şekilde ifade etmiştir:
Örneğin, bir kör, vida ve somunları sayarak diğer birimlere göndermek üzere depo bölümünde görevlendiriliyor. Halihazırda bu bölümde çalışmaya elverişli iki eleman da çalışmaktadır. 2 gün sonra bölüm şefi transfer bölümüne bir yazı yazarak, burada çalışan iki çalışmaya elverişli işçinin alınmasını çünkü körün sadece kendi işini değil diğer ikisinin de işini yaptığını belirtiyor (...) Yatalak ama oturabilen hastalarla yaptığımız çalışmalarda, yataklarına muşambalar koyup önlükler örterek, küçük civatalara somun takma işini verdik. Bu iş için 15 ila 20 kişi gerekmekteydi. Hastanede yattıkları yerde bu işi yapanlar, en az işyerinde yapanlar kadar düzgün yapabiliyor ve normal ücretlerini alıyorlardı. Aslında bu kişilerin üretim kapasitesi işyerinde bu işi yapanlardan yüzde 20 kadar daha da yüksekti. Kimse istemiyorsa hiçbir işi yapmaz, ama hepsi çok istekliydi ve kendilerini oyalayacak bir şeyler bulmuşlardı, bunun sonucunda daha iyi yemek yiyorlar, uyuyorlar ve iyileşiyorlardı (2005: 56).
Ford, otobiyografisinde bir “kör”ün aynı işyerinde çalışan bir “standart işçi”den daha verimli olup, aynı anda iki işçinin işini yaptığını söyleyerek, bu verimliliğin diğer çalışanlar için de bir denetim mekanizması olarak zorunlu olması gerektiğini,  hatta “yatalak” ama oturabilen sakatların da performanslarının “standart işçi”den yüzde 20 daha fazla olduğunu söyleyerek Fordizm’in temel ilkelerini açıklamıştır. Emek piyasasında yer alanların kapitalizme bir tehdit oluşturmamaları ve hatta başkalarının kontrol edilmesinde de kullanılabilmeleri ayrıca karşılıklı olarak birbirlerini denetlemeleri de sistemin ana hedeflerinden birisidir. Ford’a göre, emek gücünün istihdama tam katılması gerekir, çünkü talep ancak bu şekilde artacaktır ve ekonomide herkesin çalışması gerekliliği ahlaki bir sorumluluk ve aynı zamanda sermayenin kârını maksimize etmesinin yoludur.
Ford, Frederick Winslow Taylor’un fabrika üretimine ait mekanik görüşüne sosyal bir içerik kazandırarak, kapitalizmin mantığına uygun çıkarımlarda bulunur. Çünkü kitlesel üretim için kitlesel tüketim gerekir ve o, büyük ölçekli üretimin bütün aşamalarında “verimliliği” toplumsal ilişkilerin merkezinde konumlandırarak işçileri verimli olup olmamalarına göre sınıflandırır. Taylor’un, fabrikada kitlesel üretimi baştan sona yeniden örgütleyen tekniklerini sosyalize ederek geliştiren Fordizm’in 1970’lere kadar bir üretim anlayışı olarak gelişmesi ve sistem ölçeğinde toplumsal ve siyasal sonuçlar da yaratarak, kendi meşruiyetinin ön kabulü için, 1929 Büyük Dünya Bunalımı’nın yaşanması gerekecektir. Bunalımdan çıkış politikaları iktisadi yaşamı geliştirirken, aynı zamanda da siyasal, toplumsal vb. olarak sistemin yeniden yapılanmasına yol açacaktır. Zira refah devleti bağlamında, sosyal politikalar uygulanması ve devletin sıfatları arasına “sosyal”in ilave edilmesi de kamu iyiliğini gerçekleştirme amacı da olan bir devletin değil, dışlananlar da dâhil bütün toplumu tamamıyla kontrol altına almakta kararlı bir egemenlik anlayışının göstergesidir.
Liberal düşünce ortamlarında devlet müdahalesine kuşkuyla bakıldığı için, kapitalizmin devlet eliyle geliştirilmeye çalışıldığı farklı ortamlarda da kaynakların ekonomik kalkınma ve istihdam yaratmaya ayrılması gereği önem kazandığından yoksulluk sorununun hayırseverliğe havale edilmesi olağanlaşır (Buğra, 2008: 11). Toplumda mutlak güvenilirlikten sapma olarak görünen dışlananlar (sakatlar v.b.) söz konusu olduğunda, devlet sapmayı ortadan kaldıracağını varsaydığı daha müdahaleci politikalar ve gözetim aracılığıyla “sosyal korumacı yasalar”ı (!) uygulamaya koymaktadır. Sakatların işgücüne katılmaları için bir istihdam tekniği olan kota uygulamaları, fırsat eşitliği ilkesine dayanan pozitif ayrımcılığın yasal düzenlemelerdeki adı olmaktadır. Sosyal politikaların fırsat eşitliği adı altında kendini gösteren en dikkat çeken yanı, sakatları genellikle düşük ücretli, uzmanlık gerektirmeyen ve sakatın kendi eğitimi ve yetenekleri doğrultusunda işgücüne katılmasını zorlaştıran işlere girmeye mecbur bırakmasıdır. Yasal düzenlemeler, sakatın kapasite yoksunluğunu gidermede ayrıcalıklı statü kazanmasına olanak sağlayarak onda insan hakları bağlamında eşitlik hissi uyandıracak politikaların oluşmasına imkân verir. Bu imkân pozitif ya da negatif ayrımcılığı gündeme getirir.
Sakatlık alanında pozitif ayrımcılık kavramının sihirli bir etkisi vardır. Bu kavramın etkisi o kadar yaygındır ki; talep etmeyen, savunmayan, istemeyen yok gibidir. Sakatların pozitif ayrımcılık yoluyla iş gücüne katılımları bir çözüm getirmediği halde, bu durumun zaman zaman çok özel olgular üzerinden bazı kişiler için bireysel bir başarı öyküsüne dönüşmesi, kendisini sorgulatmayan sistemin, ihtiyaçtan kaynaklanan sanal yanılsamalarıdır.
Gerçek şu ki; sakatların sorunlarıyla ilgili çözüm arayışları, dışlanmışların sistemin içine alınması çabaları vb. kısaca sakatların hayatlarına ilişkin bütün kavramsallaştırmalar ve “sosyal teori”ler kapsamına giren adlandırmalarda, verili durumu olumlu yönde değiştirebilecek çözüm unsurlarına rastlanamamaktadır.

Neoliberal Ekonomik Uygulamalar ve Hayırseverlik Faaliyetleri

Kapitalizmin 1970’li yıllardan itibaren içine düştüğü ve bugün dahi ne zaman sona ereceği konusunda hiç kimsenin bir öngörüde bulunamadığı derin bunalımı, krizden çıkışı sağlamak anlamında yeni politikaların gündeme gelmesini zorunlu kılmıştır. Küreselleşme olarak adlandırılan ve kapitalizmin ideologlarını 21. yüzyılın hayırseverlik yüzyılı olacağına dair bir öngörüye götüren nedenleri ise; aşırı üretime dayalı talep sıkışması, aşırı üretimin yol açtığı talep eksikliğinden dolayı Fordist endüstriyel ilişkilerin beslediği kâr oranlarının düşmesi; aşırı üretim sonucu yeni pazar arayışlarına girilmesi ve bu durumun uluslararası kapitalist rekabetin yoğunlaşmasını tetiklemesi, finansal sistemin serbestleştirilmesi sonucu sistemde karar verme mekanizmasında finansal sermayenin üretken sermayenin önüne geçmesi ve bunun sonucu olarak finansal sermayenin, üretken sermayeden kapitalizmin tarihinde görülmemiş ölçüde bir özerklik kazanmış olmasıdır.
Esneklik, taşeronlaşma, yalın üretim, sürekli iyileştirme, enformasyon, part-time çalışma v.b. kavramları, neo-liberal politikaların tanımlanmasında, makro ve mikro düzeyde gerek üretim sürecinde gerekse işin örgütlenmesinde en çok geliştirilen ve kullanılan kavramlardır.
Keynesyen politikaların uygulandığı dönemin kalkınma ve sosyal devlet anlayışı, özellikle sanayileşme, yapısal değişim, işsizlik, gelir dağılımı gibi makroekonomik değişkenler, küreselleşme döneminde yerini sosyal hakların daraltılması, özelleştirme, sendikasızlaşma, sermayenin serbestçe dolaşımını sağlayan düzenlemelere bırakmıştır. Bu uygulamalar, “sosyal harcamalar” adı altında yapılan yardımları kısıtlayarak fonların özel sektöre aktarılmasını sağlamış, üretim sürecinin asli unsuru olan işçilerin, sosyal haklarından arındırılmasına yönelik politikaları yürürlüğe koymuştur.
Küreselleşme sürecinde teknolojinin olağanüstü gelişmesine bağlı olarak üretim ve tüketim hızının muazzam boyutta artışı, üretim sürecinin kazandığı esnekliğin yeni bir biçim alması, uzmanlaşma ile bireyin kendisine yaptığı yatırımın sermaye olarak görülmesi ve artığın büyümesi gibi bireyin de bu yolla kendi sosyal sermayesini iletişim ağları aracılığıyla arttırması vb. nitelikli işgücünü temel bileşenlerden biri haline getirmiştir. Bu durum sosyal eşitsizliği daha da arttırmıştır.
Neoliberal yaklaşımın yoksulluğu belirleyen istihdam, servet, gelir dağılımı gibi konulardan ve (yoksullukla mücadeleyle yakından ilişkili) sosyal politikalardan uzak durması düşüncesi; “piyasa düzgün işlerse kimse yoksulluğa düşmez” inancı, açıkça sadakayı yücelten bir yaklaşımdır. Devletin sosyal yardım alanındaki işlevine karşı küresel uygulamalar yoksullukla mücadeleyi sosyal sorumluluk projeleriyle bağdaştırarak ahlaki bir görünümle; gündemi belirleyen en önemli olguyu “hayırseverlik” olarak belirlemiştir.
Küreselleşme sonuçları olarak gözlemlenebilen makro eğilimler, yeni teknik olanaklar ve firma stratejileri, uluslararası programlar, elbette mesleki eğitim sisteminin yapısını da değiştiriyor. Avrupa Birliği bazında sakatların, “Horizon”, “Equal”, “Leonardo da Vinci” programları ile çalışma hayatına entegre edilmeleri milyarları aşan meblağlar ile teşvik ediliyor. Dünyada sakatlara yönelik iş gücü programları; kota, mesleki rehabilitasyon, mesleki eğitim, destekli istihdam, sübvanse edilen istihdam, belli işlerin sakatlar için ayrılması ve korumalı istihdam olarak uygulanmaktadır. Gelişmiş ülkelerde rehabilitasyona ve işgücüne katılmaları için yüksek miktarda teşvik olmasına rağmen, sakatların iş gücüne katılım oranlarına baktığımızda bu harcamaların ve teşviklerin karşılığının alınmadığı, konu tabu olarak görüldüğü için yeterli tartışmaların yapılmadığı ve sakatların sorunlarını çözmede   bu uygulamaların yetersiz kaldığı söylenebilir.
Sosyal refah devletinde sakatların yararlandığı gelir desteği uygulamaları neoliberal dönemde yerini istihdamı açıcı yönde mesleki eğitim ve aktif işgücü programlarına ve uygulamalarına bırakmıştır. Ne var ki devletin bu gelir desteğine bağlı sosyal yardımlarının azalması özellikle sakatların eğitim ve sağlık hizmetlerinden en az oranda faydalanmasını kaçınılmaz hale getirmiştir. Esnek üretim koşullarında kota vb. pozitif ayırımcılık uygulamaları ortadan kalktığından, sakatın aktif işgücü pazarına özgürce katılabileceği iddiası da önemli bir yanılsama olarak kabul edilmelidir. Zira bir sakatın ortalama gelişmişlik düzeyindeki bir toplumda eğitim imkânlarından yararlanma oranının tek haneli rakamlar olduğu dikkate alınacak olursa, bu anlamda sosyal sermayesinin son derece düşük olması, onu serbest rekabet ortamında daha da dezavantajlı bir hale getirmektedir. Örneğin ülkemizde, 2010 yılında TÜİK tarafından yapılan “Özürlülerin Sorunları ve Beklentileri Araştırması”nda sakatların yüzde 85’inin gelir desteğinin arttırılması ve yüzde 70’inin de sağlık koşullarının iyileştirilmesini istemesi neoliberal uygulamaların sosyal yaşamdaki tahribatını yansıtmaktadır. Bu dönemde, üretim sürecindeki değişikliklerin yanı sıra sosyal harcamaların kısıtlanması ve sağlık alanında özelleştirmelerin yaygın biçimde gerçekleştirilmesi sakatları daha da çaresiz durumda bırakarak onların yaşam standartlarını açlık sınırına getirdiği açıktır. Bu durum özellikle akıl hastaları üzerinde yıkıcı etkiler yaratmaktadır. Bakım altına alınmış olan sakat ve hastaların neoliberal ekonomik uygulamalarla özelleştirme politikaları sonucu sokağa atılmaları halinde sisteme yeniden dâhil olma noktasında büyük problemlerle karşılaştıkları bilinen gerçeklerdendir.
Küreselleşme ile birlikte toplumun dezavantajlı kesimleri, sakatlarda aralarında olmak üzere sayıca artış gösterdiğinden yoksulluk tanımı da yeni bir içerik kazanmıştır. Yoksulluğun yeni tanımı; insanın gelişimi için temel olan fırsat ve olanaklardan çok boyutlu “yoksunluk”tur.  Bu yeni tanım, birey için gerekli olan “temel yaşam kapasite”lerinden yoksunluk anlamına gelmektedir. Yani, bu anlamda yoksulluk; gelir kaybının ya da yokluğun ötesinde, psikolojik bozukluklar, beceri ve özgüven kaybı, hastalık ve hastalığa yakalanma oranlarının yüksekliği, toplumsal dışlanmada artış vb. gibi birçok unsuru kapsamaktadır. Yoksulluğu arttıran bu durum ise gelirin azalmasını, kronik yoksulluğu ve daha fazla dışlanmayı beraberinde getirmektedir. 
Bu ve bunun gibi diğer gerçeklerden dolayı, gelenekselleşmiş hayırseverlik faaliyetleri neoliberal uygulamalarla yön değiştirerek bireysel bağış yapma yerine firmaların kurumsal anlamda bağış toplamaları ve kendi kaynaklarını da kurdukları vakıflar aracılığıyla dağıtımları, işletmelerin yeni strateji pazarlama yöntemleriyle piyasada etkin olmak için rekabeti sağlayan bir araç olarak egemenlik boyutunda güç kazanmalarını sağlamıştır. Bu döneme ait ekonomik uygulamaların dezavantajlı gruplar için gerçekleştirdiği sosyal politikalar, firmaların sosyal sorumlulukları bağlamında hayırseverlik boyutuna ilişkin faaliyetleri yürütmek için örgütsel birimler veya yapılar geliştirmesini zorunlu kılmıştır.
  Günümüzde yapılan çalışmalar, organizasyonların hayırseverlik faaliyetlerini resmileştirdiklerini ve hayırseverlik amaçları ile işletme strateji ve uygulamalarını birleştirmek için çabaladıklarını göstermektedir. Refah arttırıcı uygulamalarla toplumsal bir işlev görünümü kazanan işletmeler aslında gelecek için kendilerine yatırım yapmakta ve bu şekilde de varlığının sürekliliğini sağlamış olmaktadır.
Küreselleşme döneminde toplumsal ilişkilerin yeniden örgütlenmesi sürecinde devlet, STK’lar ve özel sektör filantropi mekanizması etrafında bir araya gelerek, küresel pazarın ihtiyaçlarını karşılayacak tüm politikaları birlikte oluşturmaktadırlar. Bundan dolayı, hayırseverlik faaliyetleri yürüten kurum-kuruluşların bilimsel anlamda nasıl bağış toplayacağı ile ilgili yöntemlerin (reklam-pazarlama stratejileri, tüketici davranışları, markanın öne çıkmasına yönelik çalışmalar) esaslarına ilişkin üniversitelerde bölümler açmaktadırlar. Örneğin, İngiltere’de Kent ve ABD’de Indiana üniversitelerinde “Philanthropic” bölümleri bulunmaktadır. Ayrıca, hayırseverliğin ana esasları olan sosyal, siyasal ve ekonomik eşitlik adına çalışan yeni ya da mevcut sosyal hareketlerin güçlendirilmesi, sosyal adalet ile ilgilenen gruplar arasında iletişim ve işbirliği ağlarının oluşturulması, sosyo-ekonomik gücün yeniden paylaşılması ve imkânların artırılması noktasında yerel örgütlenmelerin sağlanması, kâr amaçı gütmeyen kuruluşlara mali ve teknik yardım yapılması vb. faaliyetler, küresel kapitalizmin uzun vadeli stratejik hedefleri doğrultusunda bir siyasal proje çerçevesinde yürütülmektedir. Anlaşılacağı üzere, bir önceki dönemde uygulanan verimliliğin artırılması ve işin örgütlenmesine ilişkin Taylorist prensipler bu kez de bütün bir küresel pazarın belli politikalar çevresinde bütünleşmesine sağlamak amacıyla gündeme konmaktadır. Günümüzde vergi yüklerini (tax burdens) azaltmak amacıyla devlet teşvikleri sonucu hayırseverliğin kurumsal düzeye geçtiği de gözlenmektedir. Amerika’da 2002 yılında hayırseverliğin kurumsal bazda bir önceki yıla göre yüzde 10,5’luk artış göstermesinde vergi muafiyetinin etkisini görmek mümkündür (Stinson’dan akt. Doruk, 2010). Kurumsal sosyal sorumluluk teması ile üçüncü sektör[6] haline gelen hayırseverlik, vergi muafiyeti adı altında devlet teşvikleri ile büyük gelişmeler kat etmektedir. Son yıllarda giderek yükselen bir ivme kazanan üçüncü sektörün, 2054 yılında sadece ABD’de 6 trilyon $ ile 25 trilyon $ arasında bir gelire sahip olacağı tahmin edilmektedir (Champy’den akt, Doruk, 2010).  2001 verilerine göre; ABD’de yaklaşık 12,5 milyon kişi STK’larda ve gönüllü kuruluşlarda istihdam edilmektedir. Bu da toplam istihdamın yüzde 9,5’ini oluşturmaktadır. Özellikle halkın yüzde 80’i bağış toplama organizasyonlarına bireysel bağış yapmakta ve gönüllü çalışmalar yürütmektedir. İşletmeler ancak yüzde 7 oranında STK’lara kaynak aktarmaktadır. Toplanan bağışların yüzde 40’ı dini kurumlara yüzde 15’i eğitime ve yüzde 10’u ise sağlık, çevre, sanat, insani hizmetlere aktarılmaktadır (Payton ve Moody’den akt. Özdemir vd. , 2009: 178).
Hayırseverlik faaliyetleri yürüten kurumların yönetsel olarak denetlenmesiyle ilgili yasal düzenlemelerin belirsiz olması toplumun bu kurumlarla ilgili algısında güvensizliğe yol açmaktadır. Kurumların yapmış olduğu organizasyonlar sonucunda özellikle Afrika’da AIDS ile mücadele, açlık sorununun çözümü ve sağlık koşullarının iyileştirilmesi vb. konularda toplanan muazzam boyuta ulaşan bağışların ancak yüzde 20’sinin yerine ulaştığı diğer yüzde 80’inin ise gereksiz harcamalarda kullanıldığı düşüncesi toplumda yaygın bir kanaat haline gelmiştir. Ülkemizde de doğal felaketlerden dolayı ya da (hakkında soruşturma açılan Deniz Feneri gibi organizasyonlar örneğinde görüldüğü üzere) eğitim faaliyetlerini desteklemek amacıyla toplanan bağışların nasıl harcandığı, nerelere gittiği noktasında yaygın kuşkular oluşmaktadır. Ayrıca sakatlarla ilgili para toplayan dernek ve gönüllülerin tam olarak denetlenemeyen bu para toplama ve dağıtma işlemleri sonucunda bağışların yerine ulaşmadığı konusunda toplumda derin kaygılar bulunmaktadır.
Ford Vakfı işbirliğiyle ülkemizde 2004-2005 yılları arasında TÜSEV tarafından ilk defa “Sosyal Adalet İçin Hayırseverlik” üzerine bir araştırma yapılmıştır. Bu araştırmada Müslüman toplumlarda hayırseverlik, vakıflar ve sosyal adalet konuları irdelenmiştir. Burada temel alınan “sosyal adalet için hayırseverlik” anlayışının hedefi, katkıların ya da bağışların politik, ekonomik ve sosyal anlamda “en az varlığa sahip olanların” fırsatlarını çoğaltmak amacıyla yapısal değişiklikler için çalışan kâr amacı gütmeyen örgütlere yönlendirilmesidir (Balıkçıoğlu ve Karacaoğlu 2007: 158 ). 
Emory Üniversitesi’nden Prof. Abdullahi An’Naim, ‘‘sosyal değişim ve gelişime daha geniş kamusal katılım için yerel girişimlerin güçlendirilmesine yönelik sürdürülebilir insan kaynağı sağlamak amacıyla, yerel sosyal adalet girişimlerinin desteğiyle, İslam toplumlarında hayırseverlik etkinliklerini harekete geçirmeyi, örgütlemenin ve kolaylaştırmanın yollarını keşfetmeyi’’ amaçlayan bu girişime entelektüel bağlamda liderlik yapmıştır (An’Naim ve Halim’den akt. Aydın vd., 2006: 11).  Çalışmanın sonuç bölümünde Türkiye’deki vakıfların “modern hayırseverlik- filantropi” işlevinden farklı bir biçimde şekillendiği dile getirilmektedir. Vakıfların yapı, ilişki ve hizmetleri (yiyecek, giyecek, eğitim vb bireysel bazlı olması.), İslami yardım geleneği ve Türkiye’nin kendine özgü toplumsal yaşantısı bir bütünlük olarak özel bir hayırseverlik kültürüne yol açmaktadır. Araştırmadaki bulgulara göre ortaya çıkan bu farklı ve Türkiye’ye özgün filantropiyi “topluluk/mahalli filantropi[7]” olarak adlandırılır. Bu araştırma raporunun iki temel bulgusu bize göre önemlidir; birincisi, filantropi olmadan Türkiye’nin kalkınamayacağı ikincisi ise kalkınma ve demokrasi sorununun çözümünde yerel inisiyatiflere ve cemaatlere önemli görevler düştüğüdür. Sosyal değişimin bu gruplar aracılığıyla gerçekleşeceği iddiası belirtilmiştir. Türkiye’nin modernleşmesi için kalkınma söyleminin yerini filantropi söylemi almıştır. Türkiye’nin “sanayileşerek” kalkınacağı söyleminin yeni versiyonu,  kalkınmanın “filantropi” yoluyla gerçekleşeceğidir.
Sonuç olarak önceden sosyal devlet anlayışından kaynaklanan sosyal politikalar devletin müdahalesi altında gerçekleşirken neoliberal ekonomik anlayış piyasadan ödünç aldığı hayırseverlik yaklaşımıyla tarihin ilk dönemlerinde olduğu gibi yardımların bireysel olma özelliğini yeniden ortaya çıkarmış ve kuruma ya da kişiye bağlı olarak bağış yapma olayı sosyal bir sorumluluk görünümü kazanmış, bağışta bulunan kişi ya da kurumun yararı esas öncelik haline gelmiştir. Merhamet duygularının tatmininde en elverişli kesim olan sakatlar bireysel haz alma nesneleri olarak bağış yapma konusunda birinci sıradaki yerlerini koruyup, tarihin tüm evrelerinde olduğu gibi rahatlıkla sadaka verilebilen bir toplum kesimi olma özellikleri hatırlanarak başlangıçtaki konumlarına yeniden dönmüş bulunmaktadırlar.
Tam bu noktada sakatlıkla (süreğen hastalıkların da) dilenciliğin özdeşliğine ve aynı zamanda da hayırseverliğin ideolojik bir yaklaşım olarak ülkemizde bir devlet politikası haline geldiğine ilişkin bir gazete haberi bu gerçeği yansıtmaktadır. Buna örnek olarak hükümet üyelerinden Erdoğan Bayraktar’ın davranışı, egemen düşüncenin dışavurumudur.[8]
Böylece küresel kapitalizm, 21. yüzyılı hayırseverlik yüzyılı olarak ilan ederek, tarihin başlangıçlarındaki ilk önermeye geri dönmüş bulunuyor: Tevrat’ta Levililer 22’de yazıldığı biçimde:
Harunun zürriyetinden kendisinde kusur olan hiçbir adam, RABBİN ateşle yapılan takdimelerini arz etmek için yaklaşmayacaktır; kendisinde kusur vardır; Allahın ekmeğini arz etmek için yaklaşmayacaktır. Allahı’nın ekmeğinden, çok mukaddes olandan, ve mukaddes olandan yiyecektir; ancak perdenin yanına gitmeyecek, ve mezbahaya yaklaşmayacaktır, çünkü kendisinde kusur vardır; ta ki, makdislerimi bozmasın; çünkü ben, onları takdis eden RAB’İM. Musa Harun’a ve oğullarına ve bütün İsrail oğullarına böylece söyledi (Kitabı Mukaddes, Levililer 22, 1997: 123).
Buna göre sakat, kutsal olandan payına düşeni alacak ancak kutsal olana kesinlikle yaklaşmayacaktır. Onun yaklaşmayacak olduğu, toplumsal hayat ve üretim sürecidir. Bu başlangıç önermesinin iktisaden en kalkınmış, geleceğin ideal toplumundaki karşılığı ise, Rosa Luxemburg’un deyişiyle şöyledir: “Her toplum artık emek gerçekleştirir. Hatta sosyalist toplumda bunu yapmak zorundadır. Her toplum, üç anlamda artık emek gerçekleştirmelidir: Önce, çalışmayanlara bakılması için (çocuklar, yaşlılar, sakatlar gibi çalışamayacak durumda olanların (...)) belli miktarda emek sağlanmalıdır” (2004: 57). Yani, yaşlılar geçmişte yaklaştıkları, çocuklar gelecekte yaklaşacakları için kutsal olan artıktan paylarını alacak, sakatlar ise kutsal olandan paylarına düşene razı olacaklardır. Bu durum bütün tarihsel dönemlerde olduğu gibi, emek gücünün kullanım değeri üzerinden var olduğu toplumsal yapılarda da, sakat toplumsal artıktan pay alan kişidir. Dolayısıyla istisnalar dışında gerek bugün gerekse gelecek dönemler boyunca sakatın her zaman hayırseverlik faaliyetlerinin sonucunda yaşamını idame ettirmesi düşüncesi hâkim anlayıştır.  Karl Marks’ın “emek, yalnızca bir yaşam aracı değil yaşamın birincil gereksinmesi haline gelmesinden sonra; bireylerin her yönüyle gelişmesiyle birlikte, üretici güçlerin de artması ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırmasından sonra… [üzerinde] herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre” (1989: 31) görüşü, geleceğin ideal toplumunun gerçekleşme durumunda bile birinci aşamada herkesin yeteneğine göre toplumsal artıktan pay alması sakatın hangi yeteneklerine göre pay alacağı sorusunu sormamıza neden olmaktadır. Yani kısaca kapitalist düşünce anlayışında sakatların toplumsal artıktan pay almalarında mutlaka hayırseverlik yaklaşımının işlerlik kazanacağı, materyalist sistemde ise üstü örtülü bir şekilde açıklanmakta ve bu düşünce kalıpları Tevrat’taki inanışla aynı mantıksal izleri taşımaktadır.

SONUÇ

Günümüzün en genel geçer kavramlarından biri de insan hakları kavramıdır.  Bu kavram temel özgürlüklerin verili anlamda gelişmesi sonrasında neredeyse tüm özgürlüklerin sınırını belirleyen tek ölçüt haline getirilmiştir. İnsan hakları aynı zamanda, bütün bunları içine alan biçimiyle kendisine büyük anlamlar yüklenerek ve yasal düzenlemeler aracılığıyla evrensel bir nitelik kazandırılarak da idealleştirilmiştir. Tüm özgürlükleri kapsayan bu kavramsallaştırmayı bağımlılığın zıttı olarak değil de bağımlılıkla iç içe geçmiş bir durum olarak düşündüğümüzde, kapitalizmde bütün özgürlükler evrensel yasalarla korunuyor olmasına rağmen, yine de aynı yasalarca özgürlükler alanının müdahaleye imkân tanıyan hali doğal karşılanmaktadır. Ne var ki özel mülkiyeti her türlü müdahaleden tartışmasız muaf tutma konusunda gösterilen özen ise en temel insan hakkı olarak kabul edilmektedir. İnsan hakları kavramının bu anlamda kutsallaştırılması günümüz düşüncesinin en tipik özelliklerinden biridir. Oysa bu kavramın gerçekte karşıladığı ihtiyaç aslında Marx’ın şu özet söyleyişiyle 19.yüzyıldan itibaren dile getirilmektedir: “İnsan hakları denen hakların hiçbiri, sivil toplumun üyesi olarak insanın; yani kendi içine kapanmış, kişisel çıkarlarının ve özel kaprislerinin sınırlarına çekilmiş .... bireyi korumanın ötesine gitmez. İnsan hakları çerçevesinde insan .... asıl bağımsızlıklarının bir sınırlanması olarak görünür. Bireyleri kapitalizmde bir arada tutan tek ortak nokta, doğal gereklilik, gereksinim ve özel çıkar, mülkiyetlerinin ve egoist kişiliklerinin korunmasıdır (1997: 35).”
Birleşmiş Milletler Sözleşmesine 2008 yılında eklenen Sakat Hakları Sözleşmesi[9]’nin değişik bentlerine yayılan ifadelerle kalkınmacı anlayış kendi referansları üzerinden insan hakları bağlamında, “insan onuru” soyutlamasına ulaşmaktadır: İnsan onuruna yakışır” bir yaşamın, sakatlar için hayırseverlik yaklaşımıyla özdeş kılınması yine insan hakları kavramı bağlamında kutsallaştırılmaktadır: “Engelliliğe ilişkin konuların sürdürülebilir, bir ekonominin ayrılmaz bir parçası” ve “Bir kişinin engelli olduğu için ayrımcılığa maruz kalmasının her bireyin doğuştan sahip olduğu insanlık onuru ve değerinin de ihlal edilmesi…” vb. 21. yüzyılın hayırseverliğin yüzyılı olacağı yollundaki beklentiyi refah seviyesini yükseltme çabalarının sürdürülebilir kalkınmayla giderileceği varsayımı, çevreyi ve tüm insanların yaşam kalitesini koruyan iyileştirici yaklaşımlar bu programın en önemli unsuru olan hayırseverlik faaliyetleri olarak ortaya çıkmaktadır. Şimdiden 40 yılını geride bırakmış bulunan kapitalizmin en derin krizine çare olmak üzere birlikte ele alınan hayırseverlik faaliyetleri ile insan onurunun, kapitalizmi krizden çıkarma amacında ne kadar işlevsel olabilecekleri merak konusu olduğu kadar da kuşkuludur.  .
 Görünen o dur ki, insan onuru ile hayırseverlik kavramını ahlaka uygun bir temelde uyumlu hale getirebilme noktasında kapitalizmin ideologlarının gerçek dışı düşünsel malzemeyi bir araya getirebilme konusunda çokça zorlanacaklarını tahmin etmek hiç de güç olmasa gerekir.
Bütün bir tarih boyunca insanlığın toplumsal bilinçaltının derinliklerine kök salmış bir ön yargının yani sakatlarla birlikte toplumun bütün dezavantajlı kesimlerinin, hayırseverlik yoluyla ihya edilebilecekleri önyargısının, kapitalist sistemin yarattığı adaletsizliklerin çözümü ve krizden çıkışta en elverişli stratejik bir yol olarak yeniden keşfedilmiş olması, tarihin yeni bir ironisi olarak düşünülebilir. İnsan soyunun en azından bir 5000 yıldır denediği ve sonuç alamadığı bir yöntemin uygarlığımızın bugünkü sorunlarına çözüm olarak düşünülmesindeki çaresizlik de açıktır. Zira “sakat” insana dâhil olmadıkça tarih hep tekerrür edecektir.





KAYNAKÇA
Altan, Ö. Z. (1999) “Kota Tekniği ve Kota Oranlarının Yükseltilmesi Ülkemizde Daha Çok Sakatın İstihdam Edilmesine Yardımcı Olabilir mi?” Mercek Dergisi, Nisan 25-34.
Aydın, D., M. Ç., A. Ç. ve F. G. (2006) Türkiye’de Hayırseverlik: Vatandaşlar, Vakıflar ve Sosyal Adalet Araştırması Sonuç Raporları, İstanbul: Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV).
Balıkçıoğlu, B. ve Karacaoğlu K. (2007) “Sosyal Bir Ürün Olarak Topluma Pazarlanan Hayırseverlik: Stratejik Hayırseverlik” Gazi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2 (9): 121-141.
Buğra, A. (2008) Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika, İstanbul: İletişim.
Clarke, S. (2008) “Neoliberal Toplum Kuramı”, Saad-Filho Alfredo ve Johnston Deborah (Der.), Çev. Şeyda Başlı ve Tuncel Öncel, Neoliberalizm içinde,  İstanbul: Yordam, 91–106.
Demirci, M. E. (2005) Homeros’tan Aşık Veysel’e Tarihte ve Toplum Yaşamında Körler, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi.
Donoughue, C. (2003) “Challenging The Authrity of The Medical Definiton of Disability: An Analysis of The Social Constructionist Paradigm”, Disability & Society, 18 (2), 199–208.
Carroll, L. (2002) Aynanın İçinden, Çev. Şengül Aydın, İstanbul: Alfa.
Doruk, Ö. T. (2010) “Hayırseverlik Sosyal Adalet İçin Bir Paradigma mı?”                                                                                                                                            http://cukurova.academia.edu/ÖmerTuğsalDoruk  (15 Mayıs 2013)
Ford, H. (2005) My Life and Work, 10. Edition, New York: Cosimo.
Friedlander, W. A (1966) Sosyal Refah Hizmetine Başlangıç, Çev: Dil Resan Taşçıoğlu, Ankara: Şenyuva.
Harvey, D. (2006) Postmodernliğin Durumu, Çev: Sungur Savran, 4. Baskı, İstanbul: Metis.
Hürriyet, “Bakan’ın Cevabı Kanser Kızı Ağlattı”  http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23042886.asp (15 Nisan 2013) .
Kitabı Mukaddes (1997) İstanbul: Kitabı Mukaddes Şirketi.
Luxemburg, R. (2004) Sermaye Birikimi, Çev. Tayfun Ertan, 2. Baskı, İstanbul: Belge.
Marx, K. ve Engels, F. (1989) Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Çev. Muzaffer E. Kabagil, 3. Baskı, Ankara: Sol.
Marx, K. (1997) Yahudi Sorunu, Çev. Niyazi Berkes, 3.Baskı, Ankara:Sol
Özdemir, H. Başel, ve H. Ş. (2009) “Sivil Toplum Kuruluşlarının Artan Önemi ve Üsküdar’sa Faaliyet Gösteren Bazı STK’lar Üzerine Bir Araştırma”, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, 2009 (56).
Polanyi, K. (2007) Büyük Dönüşüm, Çev. Ayşe Buğra, 6. Baskı, İstanbul: İletişim.
Shakespeare, T. (2006) Disability Rights and Wrongs, New York: Taylor& Francis Group.
TÜİK (2010) “Özürlülerin Sorunları ve Beklentileri Araştırması 2010”.
Wood, E. M. (2008) Kapitalizm Demokrasiye Karşı, Çev. Şahin Artan, İstanbul: Yordam.




[1] “The Fight Over a Big Idea”, Economist, 22-28 Temmuz 2006: 44.
[2] Parapleji: İki bacağın ya da iki kolun felç olma durumu.
[3] Her ne kadar bu çağlarda kilise, hayırseverlik müsseselerinin kurucusu ve destekleyicisi olarak kabul edilirse de, bütün bu çalışmaların ilhamının onikinci ve onüçüncü yüzyıllardaki mesleki loncalardan alındığı belli bir noktadır. Onikinci ve onüçüncü yüzyıllarda tüccar ve sanatkar loncaları, köy kardeşlik birlikleri, sosyal veya dinsel loncalar karşılıklı yardım, kardeşlik ve arkadaşlık fikirlerini desteklemek için kurulmuşlardı. Bu sebepten ötürü bu loncalar, ilk önce kendi üyelerinin hastalarına, muhtaçlarına ve üyelerin dulları ile yetimlerine yardım sağlamakla beraber şehirlerdeki fakir halka da yardım etmek üzere teşkilatlanmışlardı (Friedlander, 1966, s. 17).
[4] Osmanlı hukukunda vakıf, menfaatinden yararlanılmak üzere bir mülkü Tanrı’nın mülkü saymak şeklinde de tanımlanırken; kural olarak hayır yapmak için belli bir toplumsal amaca yönelik olarak kurulur. Bkz: Demirci (2005).
[5]İngilizce karşılığı  “philanthropy” olan bu terimin Türkçe’deki karşılığı hayırseverlik olmakla birlikte, kelimenin tam anlamını karşılamamaktadır. Dilimizde hayırseverlik, çoğunlukla tarihi gelişimi sebebiyle bireylerin dini, vicdani ve/veya duygusal güdülerinden hareketle yaptıkları yardım faaliyetlerini çağrıştırmaktadır. Ancak uluslararası düzeyde filantropi terimi bu çağrışımlardan ziyade birey ve kurumların içinde bulundukları toplumların refah seviyesini yükseltmek amacıyla (çoğunlukla sivil toplum kuruluşlarına ve stratejik bir planla) bağışta bulunmaları şeklinde tanımlanmaktadır. Bkz: Aydın vd. (2006)

[6] Üçüncü Sektör, kar gayesi gütmeyen kuruluşlar anlamına gelmektedir.
[7] Mahalli filantropisi” sırf acıları dindirme ya da istekleri sonlandırma arzusundan doğmamaktadır. Mahalli filantropisinin temelini oluşturan dinamikler kişisel olarak niteleyebileceğimiz dini yaptırım, ya da kendini kurtarma isteği, politik güç ve sosyal konum mücadelesi, parasal kazanç umudu ve sosyal kontrol kurma arzusu olarak sayılabilir. Mahalli filantropisi hiç bir zaman politik, sosyal ve ekonomik bağlamından çıkarılıp, ayrılamaz.  Bkz: Gökşen (2006)
[8] Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, kanser tedavisi gören ve kendisinden ilaçlarının temini için yardım isteyen üniversite öğrencisi genç kızın cebine para koyup, ilaçları kendisinin almasını istedi ve 'düşürme' diye uyardı. Kendisine dilenci muamelesi yapıldığını söyleyerek alınan üniversiteli kız Selimiye Camii’nde namaz kılıp çıkan Bakan Bayraktar’a giderek, "Ben dilenci değilim, tedavim için yardım istedim" dedi ve cebine konulan parayı Bayraktar’ın eline tutuşturup ağlayarak uzaklaştı. (Hürriyet, 2013)
[9] Bknz: www.un.org

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder