15 Ocak 2015

'Ö' Sakattan 'E' Sakata: Dahil olmak mı istemiştiniz?



‘Ö’ Sakattan ‘E’ Sakata: Dahil olmak mı istemiştiniz?

Çağrı Doğan

Yıllar önce, sakatlık ya da körlüğe referans verilen deyim ve atasözlerini toparlamaya çalıştığımı bilen bir iş arkadaşım heyecanla yanıma geldi. Anlattığına göre, babasının Pazardan aldıkları arasında bozulmaya yüz tutmuş çok sayıda meyve olduğunu görünce, annesi söylenirken araya şu sözü de sıkıştırmış: “Kör pazara varmasın; Pazar körsüz kalmasın!”

Sakat derken, yeti yitimi olan kişilerin aşağılama, damgalama, dışlama, tecrit ve katletme fiillerinin nesnesi olma durumunu ve potansiyelini anlatmak istiyoruz. Yeti yetimi, nedenleri farklılaşsa da, insanlık tarihinin evrensel bir parçası sayılabilir. Oysa sakatlık deneyimi, tüm tarihsel dönemler ve toplumsal yapılar için aynı anlama gelmiyor. Gelecekte yeti yitiminin ortadan kalkması mümkün olur mu bilmiyorum ama bizim sakatlık dediğimiz şey, yukarıda sayılan fiillere maruz kalınmadığında son bulacak bir durum.

Yeti yitimi olan insanlara karşı geliştirilen sosyal tavır, sakatın hangi tarihsel dönemde, nasıl bir toplumsal yapı içinde bulunduğuyla, toplumsal yaşamda aktif olarak kullanılan araçlarla, mülkiyet ilişkileriyle, üretim biçimiyle, rekabet ve şiddetin yoğun olup olmamasıyla yakından ilgili. Elimizde, sanayi toplumunun ortaya çıkışına kadar, yeti yitimi olan insanların genel olarak bir kategori altında toplandığına, hepsinin tek bir terimle çağrıldığına dair veri bulunmuyor. Bununla birlikte, sanayi öncesi toplumlarda, söz konusu kişilerin, yitimin gerçekleştiği alana işaret edilerek anıldığına dair kestirimde bulunabilmemize yetecek doneler mevcut. Bkz. kör, topal, sağır, dilsiz, çolak... Bu terimlerin o toplum tarafından kullanılan araçlarda ortaya çıkan işlev kaybını anlatmak için de kullanıldığını biliyoruz. Bkz. kör testere, topal eşek, sağır soba...

Salt bu adlandırmalar, yeti yitimi olan kişilere atfedilen olumsuz sosyal değere dair önemli ipuçları sunuyor. Öte yandan, bu sözcüklerin, kör Agop, topal Recep, çolak Salih vb. durumlarda olduğu
gibi, lakap ya da sıfat olarak kullanılması da, yeti yitimi olan insanların dönemdeki toplumsal yaşama katılabildiklerini anlatıyor.

Sen misin Yetisi Yiten! 


“Önce yok sayarlar, sonra alay ederler, sonra saldırırlar, sonra da kazanırsın.”
Gandhi
Yeti yitimi olan kişilerin tamamının, genel olarak özürlü terimiyle çağrılması ise sanayi toplumu ve kapitalizmle birlikte gelişen bir durum. Burada da, kusurlu, arızalı, defolu gibi anlamlarıyla, makinelere ya da bu makinelerle üretilmiş ürünlere atıf yapıldığını düşünebiliriz. Bkz. özürlü kumaş, arızalı araç. Bu arada, dilimizde özürlü sözcüğünden önce, arızalı ifadesinin de bir süre için kullanımda olduğunu biliyoruz. Yeti yitiminin toplumsal kavranışı, kategorizasyonu, adlandırılması ve belgelendirilmesinde sermaye ve onunla işbirliği halindeki tıp bilimi belirleyici bir role sahip. Sakatların kaderinin belirlenmesinde doktorlara rehabilitasyon ve bakım görevlilerinin yanı sıra hayırseverler eşlik ediyor. Bu dönemde, özürlü yani işgücünü kaybetmiş birey olarak damgalanmış kişilerin diğer tüm karakteristiklerinden soyutlanarak ele alındığına, çeşitli kurumlarda toplandığına, sistematik olarak tecrit edildiğine, kısırlaştırıldığına, toplu olarak katledildiğine şahit oluyoruz.

Gerçekte, makineleşme ve sanayi toplumuyla birlikte insanlığın üretim kapasitesinde muazzam bir artış yaşandığını, üretim ve tüketim süreçlerine sakatlar dahil katılmak isteyen herkesin katılmasının önünde teknik açıdan bir engel bulunmadığını söyleyebiliriz. Dahası, tıp ve teknoloji alanındaki ilerlemeyle birlikte, gücü yeten sakatlar için hayatı kolaylaştırıcı ve ömür uzatıcı çözümlere de ulaşılabiliyor. Ancak, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve işletme sahiplerinin kâr güdüsü insan ve ihtiyaç odaklı bir sosyo-ekonomik yapı inşasını engelliyor. Yaşamak için emeğini satmak dışında bir seçeneği olmayan insanlar da kendi aralarında üretim araçlarının mülkiyet ya da kontrolünü elinde bulunduranların gözünde makbul çalışan olmak için rekabet ederken, onların pozisyon ve tavrını meşrulaştırıyor. Böylelikle, örneğin verili bir işin en kısa sürede yapılması aslen işletme sahiplerinin ihtiyacıyken, işletmelerde çalışmak dışında bir seçeneği olmayanlar iş için rekabet ederken, bu özel gereksinim genel olarak toplumun ihtiyacıymış gibi kabul edilmeye başlanıyor.

Özetle, sakatlık dediğimiz durum kapitalizm tarafından üretiliyor ve biçim ve şiddeti çeşitli nedenlerle farklılaşsa da, dönemin hakim siyasi iradesinin yaygın pratiği yeti yitimi olanları özürlü olarak damgalayıp özel kurumlar aracılığıyla tecrit etmek yönünde. Bu pratiğe karşı sakatlar ya da aileleri tarafından geliştirilen sosyal tepki de, çoğunlukla yeti yitimi olan kişilerin ya da yeti yitiminin varlığının toplumdan gizlenmeye çalışılması olarak ortaya çıkıyor.

Bu ahval ve şeraitte, yeti yitimi olan birinin toplumsal yaşama saygın bir kişi olarak katılabilmesi için, çeşitli alanlardaki yetilerini dikkat çekici ölçüde geliştirerek sahip olduğu yeti yitimini unutturması, geri plana itmesi, mümkünse tamamen gizlemesi gerekiyor. ABD başkanı Franklin D. Roosevelt bu duruma örnek gösterebileceğim isimlerden biri. Roosevelt için wikipedi’de şöyle yazıyor: “ABD tarihinde engelli olan tek başkandır. tekerlekli sandalyesiz bir yerden bir yere gidemiyordu ama ayağa kalkması ve ayakta durup konuşma yapması mümkün oluyordu.” Neredeydi hatırlamıyorum ama, Roosevelt’in kendini en çok hafta sonları gittiği rehabilitasyon merkezinde, sakatlığını gizlemek zorunda kalmadığı için iyi hissettiğini söylediğini de okumuştum bir yerlerde. Yine de, sosyal statüleri ya da verdikleri eserlerle ün yapmış bu isimlerin kâr-zarar hesabının yapılmadığı alanlarda şöhret sahibi olduklarının altını çizmemiz gerekiyor.

 

Engelli Açılımı

Öte yandan, geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinden itibaren, yeti yitimi olan kişileri toplumsal yaşama dahil etmeyi vadeden bir sistemle karşı karşıyayız artık. Türkiye için sakatlıkla ilgili politika ve düzenlemeler, önceden olduğu gibi bugün de daha çok AB uyum programı vb. dışsal etkilerle yukarıdan dikte edilerek yapılıyor. Ama, ABD, Birleşik Krallık vb. ülkelerde, sakatlığın toplumsal süreçlerden dışlanma gerekçesi olmaması, sakatlığın tıbbi bakış açısıyla, kişisel trajedi olarak değerlendirilmemesi ve sakatlarla ilgili kararlarda sakatların söz sahibi olması adına mücadele pratiği içinde olan bir sakat hareketinden söz edebiliyoruz. Nihayet motivasyon ne olursa olsun, artık içinde sakatlık geçen ulusal ve uluslararası düzeyde çok sayıda yasal düzenleme mevcut.

Ancak, Yasal düzenlemelerle ilgili sorun şu ki; bir hak mahrumiyeti ya da istismar ya da taciz söz konusu olduğunda, yasal süreci başlatıp devam ettirme yükümlülüğü bu duruma maruz kalan bireyin üstünde. Yeterli zamanı, parası ve donanımı olmayan bir bireyin uzun ve dolambaçlı bir hukuki labirente girme kararı vermesi kolay değil. Yasal düzenlemeler artıp ayrıntılandıkça, uzmanlık alanı hukuk, hatta sakatlık hukuku olmayan bir bireyin hukuki süreci kotarması olanaksız. Karar verenlerin arasında sakat hukukçuların bulunması çok düşük bir ihtimal olduğuna göre, sürecin sakat bireyin lehine sonuçlanması olasılığı da çok az. Dahası, mesele istihdamsa, işgücü maliyetlerinin düşürülmesi için yarışan firmaların sakat işçi çalıştırmanın daha kârlı olacağını düşünmesini beklemek akla uygun değil. Bu noktada, 1990 Tarihli Amerikan Sakatlık Yasası’na dayanılarak, 1992-2000 yılları arasında sakatlar tarafından işverenlere karşı açılmış 1200’den fazla davanın %95 işverenler lehine sonuçlandığını not edelim. Durum buyken, alandaki yasal mevzuatın her derde deva olarak sunulmasını, yerçekimi yasası yürürlükte olduğu halde, elmaları artık yere düşmeyeceklerine ikna etme çabası olarak yorumlamak mümkün.

Paralelinde, artık devlet bu alanda hizmet üretmekten çekilmeye başladığı için, sakatlara yönelik eğitim, rehabilitasyon ve bakım hizmetleriyle ilgili özel işletmeler, yeti yitimini telafi etmeye yönelik çözümler geliştiren firmalar, sakatların faydasına çalıştığı iddiasıyla kurulan vakıf/dernekler ve yerel/ulusal/uluslararası düzeyde sakatlarla ilgili teşkil edilen resmi birimlerin sayısında da artış söz konusu. Sakatlıkla bağlantısı kurulmuş projelere fon bulma olanaklarının artmış olması, ilgili ilgisiz kişi ve kuruluşlar için bu alanın cazibesini artırıyor.

Tüm bu faaliyet artışının arkasında, sakatların yaşamak hususundaki azmine duyulan hayranlığın yatmadığını söylememize gerek yok. Yeni sakat, eskisinin sahip olduğu yeti yitiminin değişim değeri kazanmış hali olarak yorumlanabilir. Geçiş süreci, önceki durumda kimsenin yüzüne bakmadığı, kent merkezine uzak, henüz imara açılmamış olan arazinin, kentin genişlemesiyle birlikte imara açılıp rantsal değer kazanma sürecine benziyor bir bakıma. Söz konusu faaliyetler sonucunda üretilen mal ve hizmetlerin ücretleri büyük ölçüde devletler tarafından oluşturulan fonlardan karşılanıyor. Ancak, özellikle kriz dönemlerinde hükümetler bu tür fonların kullanımını ve mal ya da hizmetten faydalanma koşullarını zorlaştırıyor. Sakatlar genellikle doğrudan tüketici olmadığı için ürün ve hizmetlerin kalitesinin denetlenmesinde ve iyileştirilmesindeki etkileri de sınırlı. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde mal ve hizmetlerin temini sürecinde denetim mekanizmaları da sakatlar lehine çalıştırılmadığından, onca kaynak gerçekte sakatların faydalanamayacağı hizmet ve mallar için aktarılmış oluyor. Bkz. Gören Göz projesi, sigorta kapsamında temin edilebilen cihazların kalitesi. Eğitim, rehabilitasyon ve bakım gibi sürekli hizmetlerin özel sektörce üretilmesinin başka sakıncaları da olmakla birlikte, bu hizmetlerden yararlanacaklar için devlet desteğinin süreklilik garantisi olmaması, durumun mevcut hükümetler tarafından sakatlar ve aileleri üzerinde siyasi baskı aracı olarak kullanılabilmesine yol açıyor. Aynı şekilde, hizmet kalitesinden çok kâr zarar hesabına odaklanılması, kurumlarda görev yapan uzmanların devamlılığının sağlanamaması, çalışanların vasfından çok işletme üzerindeki maliyetleriyle değerlendirilmesi gibi olumsuz sonuçları da var bu durumun.

Açılımın bir ayağı da, adlandırma oyunuyla ilgili. Kör, topal, özürlü gibi negatif çağrışımları olan sözcükler terk ediliyor. Yerlerine, yeti yitimine sahip herkesi anlatmak kastıyla, engelli gibi daha önce başka alanlarda olumsuz anlamda kullanılmayan bir terim popüler bir tercih haline geliyor. Oysa yeni durumda, engelli sakat özürlü sakatın yaptığı gibi durumunu yine doktor raporuyla belgelemek zorunda ve bu rapor da eskiden olduğu gibi işgücü kaybı terminolojisiyle oluşturuluyor. Başka deyişle, adı değiştirilmiş olsa da durum yine emeğin kapitalist örgütlenmesi sonucunda hakim kılınan mantığa dayanılarak ve aynı tıbbi süreçler sonucunda kategorize edilip belgeleniyor. Yani özürlü dedikleri zaman da, engelli dedikleri anda da işgücünü kaybetmiş biri anlatılıyor aslında. Ancak, yeti yitiminin ya da yeti yitimine sahip kişilerin varlığının toplumdan gizlenmesi yönündeki baskı, yerini neredeyse atılan her adımda, yapılan her işlemde yeti yitiminin belgelenip ifşa edilmesi zorunluluğuna bırakmış durumda.

Biçim ve şiddeti çeşitli nedenlerle farklılaşsa da, yeni durumda hakim pratik yeti yitimi olan kişilerin diğer tüm karakteristiklerinden soyutlanması ve sadece yeti yitimlerine dayanılarak üzerlerinden kâr elde edilebilecek süreçlere dahil edilmesi yönünde. Sakat kişilerin toplumsal arenada yeti yitimini ifşa etmeksizin adım atması eskiye kıyasla çok daha zor. Bu ahval ve şeraitte, sakat kişilerin, yeti yitimi dolayısıyla edindikleri kimliğe atfedilen değerin, sahip olduğu diğer tüm karakteristik özellikler ve yeteneklere verilenden daha fazla olduğunu görüp bu kimliği öne çıkarmaya ikna olmaları şaşırtıcı değil. Meramımı daha iyi anlatmama yardımcı olması beklentisiyle, mesela 20-25 yıl kadar öncesine dönmenizi ve geçtiğimiz yüzyıl içinde belli bir alanda ün yapmış sakat kişi isimlerini hatırlamanızı isteyeceğim. Örneğin Aşık Veysel olabilir. Onun yeti yitimini yani körlüğünü unuttuğunuzda değeri ve ününde bir azalma oluyor mu? Aynı durum için başka örnekler de var. Eşber Yağmurdereli ve Cemil Meriç gibi isimleri sınayabiliriz mesela. İsimleri bilmiyorsanız da google’da arama yaparak da fikir edinebilirsiniz.

Şimdi de, günümüze dönelim ve bu kez son 20 yıl içinde ünlenmiş sakat kişileri düşünelim. Sonra, onların yeti yitimlerini ve yeti yitimleri üzerinden konumlandırıldıkları pozisyonları unutalım ve elimizde kalana bakalım. Günümüze dair örnekleri benim vermeme hacet yok sanırım. Ama belki hafızamın zayıflığından, ne kadar zorlasam da benim aklıma gelen örneklerin hepsi, yeti yitimlerini yok saydığımızda şöhreti de yok olacak isimlerden.

Gayem bir bardağın boş yanına işaret etmek filan değil. Sadece artık “adam yerine konduğumuzu” düşünüp rehavete kapılmak için henüz çok erken demeye çalışıyorum. Sakatlık kapitalizm tarafından üretilen bir durum ve kapitalizm aynı zamanda hepimizin ortak sakatlığı. Çalışmayı kutsallaştırıyor ve emeği üstünden para kazanabildiğine sevilen; kazanamadığına üvey kul muamelesi yapıyor. İşsizlik herhangi bir kapitalist ekonominin kalıcı bir özelliği ve kâr güdüsü, rekabet, verimlilik, hız vb. parametreler sakatın üretim süreçlerinden dışlanmasını meşrulaştırıyor. Liberal ayrımcılık karşıtı yasalarla, belki bireylerin önyargı ve ayrımcı tutumları bir nebze olsun önlenebilir ya da kamusal alanların daha erişilebilir olması sağlanabilir ama sistemik işsizlik sonlandırılamaz ve bireysel haklar iktisadî yapıdan daha ağır basamaz. Hasılı kelam, sakatların toplumsal yaşama katılabilmelerinin önündeki asıl engel, sahip olunan yeti yitimi ya da insanların sakatlık hakkındaki önyargı ve yanlış bilgileri değil; pazar ekonomisi ve onun işleyiş mantığının dikte ettiği toplumsal normlar ve yarattığı insan tipidir. Arkadaşımın annesinin babasına söylenirken kullandığı söze dönersek; ‘ö’ sakat kapitalizmin “kör pazara varmasın”; ‘e’ sakat ise “Pazar körsüz kalmasın” diyen döneminin ürünüdür. Gandhi’ye atıfla söylersek, özürlü, sakatın yok sayıldığı, engelli ise onunla dalga geçilen döneme işaret eder. Kriz Avrupa’sında sakatlıkla ilgili ödeneklerin kısılmaya çalışılması, ödeneklerden faydalanılmasının zorlaştırılma çabaları ve sakatlara yönelik artan tacizler saldırı dönemine girdiğimizin emareleri olarak okunabilir. Eşber Yağmurdereli’ye kulak verirsek;

Yüzyıllardır bu topraklar üstünde
hayatımıza ve onurumuza
kasteden bir akrep var.
o hayatımızı,
onurumuzu
ve bilincimizi
her gün
yeniden
sonsuz kere zehirliyor.